Bu araştırmanın temel argümanı şudur: Büyük düşünürlerin teorik sistemleri ile pratik yaşamları arasındaki uçurum, basit bir "ikiyüzlülük" olarak değil, daha derin bir epistemolojik sorunun yansıması olarak okunmalıdır. Bu sorun, evrensel ilkeler üretme iddiasındaki zihnin, kendi tarihsel ve psikolojik koşullanmalarının ne ölçüde farkında olduğuyla ilgilidir.
Bu inceleme, söz konusu çelişkileri ne ahlaki bir mahkûmiyet denemesi olarak ne de apologetik bir rehabilitasyon girişimi olarak ele almaktadır; aksine, birincil kaynaklara — mektuplara, günlüklere, yayımlanmamış notlara ve çağdaş tanıklıklara — dayanan akademik bir perspektif sunmaktadır.
Jean-Jacques Rousseau
Rousseau'nun düşünce sistemi, iki temel eksen üzerine kuruludur: doğal iyilik doktrini ve modern medeniyetin ahlaki yozlaştırıcı etkisi tezi. Émile, ou De l'éducation (1762), çocuğun doğaya uygun, özgür ve sevgi dolu bir ortamda yetiştirilmesi gerektiğini savunur. Du Contrat Social (1762) ise toplumsal ilişkilerin ahlaki temelini, bireyin özgür iradesiyle kolektif iyiye gönüllü katılımında bulur.
Bu teorik bütünlük içinde çocuk, hem doğal iyiliğin taşıyıcısı hem de toplumsal yozlaşmanın birincil kurbanı olarak konumlanır. Rousseau'nun pedagoji felsefesi, çocuğun gelişimine yönelik sorumluluğu ahlaki bir zorunluluk olarak tanımlar.
Rousseau'nun Thérèse Levasseur'den olan beş çocuğunun tamamı, doğumlarının hemen ardından Paris Yetimhanesi'ne (Hospice des Enfants-Trouvés) bırakılmıştır. Bu kurumda ölüm oranlarının %80–90 arasında seyrettiği bilinmektedir (Damrosch, 2005).
"Bu adımı atmam için birçok nedenim vardı; ancak hangisinin en ağır bastığını söyleyemem. Sadece itiraf edebileceğim şu: Bir baba olarak yükümlülüklerimi yerine getirme kapasitesine sahip olmadığımı düşündüm."
— Rousseau, Les Confessions (posth. 1782)
Maurice Cranston'un üç ciltlik biyografisi (1983–1997) ve Leo Damrosch'un Jean-Jacques Rousseau: Restless Genius (2005) adlı çalışması, Rousseau'nun bu kararı farklı dönemlerde en az on dört farklı gerekçeyle meşrulaştırdığını ortaya koymuştur.
Bu vakada görülen gerilim, basit bir bireysel tutarsızlığın ötesine geçmektedir. Rousseau'nun teorik çerçevesi, çocuğa karşı ahlaki sorumluluğu evrensel bir ilke düzeyine yükseltirken, kendi pratiği bu ilkenin tam karşıtını gerçekleştirmektedir. Les Confessions, yalnızca bir itiraf değil, aynı zamanda bir öz-meşrulaştırma anlatısıdır.
Immanuel Kant
Kant'ın pratik felsefesi, ahlakın temeli olarak kategorik imperatifi önerir: "Yalnızca aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin ilkeye göre davran." Grundlegung zur Metaphysik der Sitten (1785), bu ilkeyi rasyonel varlıkların ahlaki özerkliğine duyulan saygıyla ilişkilendirir. İnsan onuru, akıl yetisine sahip olmanın zorunlu bir sonucu olarak kavranır; dolayısıyla hiçbir insan yalnızca araç olarak kullanılamaz.
Emmanuel Chukwudi Eze'nin derlediği Race and the Enlightenment: A Reader (1997), Kant'ın ırk üzerine kaleme aldığı metinleri sistematik biçimde belgelemiştir. Von den verschiedenen Rassen der Menschen (1775)'de Kant, dört ırk sınıflaması yapmakta ve bu sınıflamayı zihinsel kapasite hiyerarşisiyle ilişkilendirmektedir.
Kant'ın yayımlanmamış ders notları (Menschenkunde, 1781–82) daha açık bir dil kullanmaktadır: Afrikalılar için "zayıf, tembel ve akılca eksik" nitelendirmeleri yer almakta; Amerikan yerlileri "eğitilemez" olarak tanımlanmaktadır.
Bernasconi (2001) ve Mills (1997), Kant'ın ırk teorisinin tesadüfi bir tutarsızlık değil, dönemin Avrupa merkezci bilimsel paradigmasıyla entegre bir sistem oluşturduğunu savunmaktadır. Kategorik imperatifin "rasyonel varlıklar" kavramı ile bu fiziksel antropoloji arasında Kant'ın bizzat açıkça karşılaştırmadığı derin bir gerilim mevcuttur.
Karl Marx
Marx'ın eleştirisi üç düzeyde işlemektedir: (1) kapitalist üretim ilişkilerinin emek değer teorisi çerçevesinde analizi; (2) tarihsel materyalizm aracılığıyla sınıf mücadelesinin evrensel-tarihsel motoru olarak konumlandırılması; (3) burjuva ideolojisinin, hâkim sınıfın çıkarlarını evrensel değerler olarak sunma biçiminin eleştirisi.
Francis Wheen'in Karl Marx: A Life (1999) ve Jonathan Sperber'in Karl Marx: A Nineteenth-Century Life (2013) adlı biyografileri temel bulguları ortaya koymuştur: Marx'ın başlıca maddi kaynağı, tekstil fabrikası sahibi Friedrich Engels'in desteğidir. Yani Das Kapital'deki işçi sömürüsünün somut bir faydalayıcısı Marx'ın kendisiydi.
Helene Demuth Meselesi: Marx'ın hizmetçisi Helene Demuth'dan, Henry Frederick Demuth adında gayrimeşru bir çocuğu olduğu bilinmektedir. Marx bu çocuğu hiçbir zaman resmen tanımamış; Engels 1890'larda ölüm yatağında Eleanor Marx'a gerçeği açıklamıştır.
Bu bulguların teorik anlamı, Marx'ın ideoloji eleştirisi bağlamında belirginleşmektedir: Kendi özel çıkarını evrensel bir ilkeymiş gibi sunan — yani tam anlamıyla ideolojik bir biçimde davranan — kişi, bizzat Marx'ın kendisidir.
Martin Heidegger
Heidegger'in Sein und Zeit (1927) adlı temel eseri, varoluşun yapısal analizini Dasein kavramı aracılığıyla sunar. Otantiklik (Eigentlichkeit), "das Man" (herkes) tarafından belirlenen anonim varoluş biçiminin aşılmasını, ölüm bilincine dayalı hakiki benliğin üstlenilmesini ifade eder.
Heidegger 1933'te NSDAP'a üye olmuş ve aynı yıl Freiburg Üniversitesi rektörlüğüne atanmıştır. Rektörlük dönemi (1933–1934) boyunca Yahudi akademisyenleri ve eski hocası Edmund Husserl'i üniversite yaşamından dışlamıştır.
2014'te yayımlanan Schwarze Hefte (Kara Defterler), antisemitik pasajlar içermekte ve "Yahudi dünya Yahudiliği"nin modern tekniğin gelişimindeki rolüne ilişkin spekülasyonlar barındırmaktadır. Heidegger, Holokost'a hiçbir zaman açıkça değinmemiş; 1933 katılımını yalnızca stratejik bir "hata" olarak tanımlamıştır.
Richard Wolin'in The Politics of Being (1990) ve Emmanuel Faye'nin çalışmaları, bu meselenin yalnızca "düşünürle ideoloji arasındaki kaza" olarak değil, ontoloji ile siyaset arasındaki yapısal bir bağlantı olarak okunması gerektiğini ileri sürmektedir.
Platon
Platon'un siyaset felsefesi, Devlet (Politeia), Yasalar (Nomoi) ve Devlet Adamı (Politikos) diyaloglarında kristalize olur. "Filozof-kral" fikri, siyasal iktidarın ahlaki meşruiyetini bilgelikle özdeşleştiren ideali ifade etmektedir.
Platon, Yedinci Mektup'ta (Epistola VII) Syrakusa tiranı Dionysios I ve ardından oğlu Dionysios II ile kurduğu ilişkiyi anlatmaktadır. Bu ilişkinin amacı, "filozof-kral" idealini hayata geçirmekti. Ancak üç Sicilya seferi (388–387, 367, 361–360 MÖ) de başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
İkinci seferden sonra Platon'un köleleştirilerek satılmak üzere pazara sürüldüğü; Kyreneli Anniceris tarafından kurtarıldığı aktarılmaktadır (Diogenes Laertios, III, 19–20).
Aristoteles
Aristoteles'in pratik felsefesi, telos (amaç/işlev) kavramı etrafında şekillenir. Nikomakhos'a Etik'te mutluluk (eudaimonia), erdeme uygun faaliyetle özdeşleştirilir; bu teorik çerçeve, ahlaki gelişim için özgür bir özneyi ön koşul olarak gerektirmektedir.
Politika'nın I. kitabında (1254a–b) Aristoteles, doğal kölelik doktrinini açıkça dile getirir: "Doğası gereği başkasına ait olan ve bu nedenle başkasına ait olmaya devam eden kişi, doğal bir köledir." Atina ekonomisi, efendilerin "özgür etkinliği"ni mümkün kılmak için büyük ölçüde köle emeğine dayanmaktadır.
Hayvanların Üremesi Üzerine (728a–b) adlı eserinde Aristoteles, kadını biyolojik düzeyde "kusurlu bir erkek" (peperoménon árren) olarak tanımlamaktadır. Politika'da (1260a) "kadının aklının otoritesi" (to bouleutikon) "yetersiz" (akyron) olarak nitelendirilmektedir.
René Descartes
Descartes'ın düalizmi, res cogitans (düşünen töz/zihin) ile res extensa (uzamlı töz/madde) arasında katı bir ayrım kurar. Cogito ergo sum, öznenin kendi varlığından başka her şeye duyulan radikal şüpheden hareketle ulaştığı zorunlu bir noktadır.
Discours de la méthode'un V. bölümünde Descartes, hayvanların akıldan yoksun otomatlar olduğunu öne sürmektedir. Bu doktrin, 17. yüzyıl Avrupa'sında canlı hayvanlara yönelik cerrahi deneyleri (viviseksiyon) meşrulaştıran teorik bir çerçeve işlevi görmüştür.
Descartes'ın Amsterdam'da yaşadığı dönemde Hollandalı bir hizmetçiyle gayrimeşru bir kızı olmuştur: Francine (1635–1640). Descartes bu kızı kamuoyu önünde "yeğenim" olarak tanıtmıştır. Francine 1640'ta beş yaşında kızamıktan hayatını kaybetmiştir.