Bu bölümde tablonun boyutu değişmektedir: Ele alınan düşünürler — Nietzsche, Dostoyevski, Schopenhauer, Sartre ve Beauvoir — ahlak sistemleri kurmaktan ziyade, ahlakın kendisini sorgulamak ya da varoluşun içinden deneyimlemek iddiasındadırlar.
Bu tutum, teorik-pratik gerilimi daha keskin bir biçimde gün yüzüne çıkarmaktadır: Zira "ahlak üzerine konuşan" değil, "ahlaka meydan okuyan" bir düşünürün kendi yaşamındaki çelişkiler, argümansal değil performatif bir çöküşü temsil eder.
Friedrich Nietzsche
Nietzsche'nin düşüncesi, geleneksel ahlakın soykütüğünü çıkarmak üzerine kuruludur. Zur Genealogie der Moral (1887), iyi-kötü ayrımının "efendi" ve "köle" ahlakları şeklinde iki farklı kaynaktan beslendiğini savunur. Also sprach Zarathustra (1883–1885)'da Nietzsche, bu çerçeveyi Übermensch (Üstinsan) figürü aracılığıyla dönüştürür: Varoluşun anlamsızlığına rağmen "evet" diyebilen, değerleri yeniden yaratan birey.
Nietzsche'nin yazışmaları dikkat çekici bir tablo sunmaktadır. Lou von Salomé ile yaşadığı ilişki (Paul Rée dahil, 1882), Nietzsche'nin duygusal bağ kurma kapasitesi açısından kritik bir vaka teşkil etmektedir. Nietzsche, Lou Salomé'ye birden fazla evlilik teklif etmiş; her seferinde reddedilmiştir. Kardeşi Elisabeth'e yazdığı mektuplarda Lou'yu alçaltıcı biçimde nitelendirirken, aynı Lou'ya felsefi dehasını öven mektuplar kaleme almıştır.
Nietzsche'nin 1889'daki zihinsel çöküşünden ölümüne kadar kız kardeşi Elisabeth'in vesayeti altında geçirdiği dönem, felsefi mirası için yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Elisabeth, önce Paraguay'da antisemitik bir koloni kurmaya çalışmış; ardından kardeşinin eserlerinin yayım haklarını ele geçirmiştir.
Montinari ve Colli'nin 1967'deki filolojik çalışması, Der Wille zur Macht (1901) derlemesinin büyük ölçüde Elisabeth'in seçimleriyle şekillendiğini ortaya koymuştur. Nietzsche'nin bizzat antisemitizme karşı çıktığı düşünüldüğünde, eserlerinin Nazi propagandasıyla bütünleştirilmesi tarihsel bir suç ortaklığıdır.
Nietzsche'nin biyografisi ciddi sağlık sorunlarıyla örülüdür: şiddetli migren atakları, görme güçlükleri, mide rahatsızlıkları. Güncel tıp tarihçileri (Sax, 2003) CADASIL gibi genetik bir durumu olası tanı olarak öne sürmüştür. Asıl felsefi mesele şudur: "Güç istenci" ve "amor fati" öğretisi, kronik hastalık ve yalnızlık koşullarında üretilmiştir.
Fyodor Dostoyevski
Dostoyevski'nin edebi-felsefi projesi birkaç temel eksen üzerine inşa edilmiştir: Hristiyan merhametinin ahlaki merkeziliği, özgür iradeyle acı arasındaki ilişki ve modern nihilizmin tehlikeleri. Karamazov Kardeşler'deki İvan-Alyoşa diyaloğu, Batı felsefesi tarihinin teodise sorununa ilişkin en yoğun edebi tematizasyonlarından birini sunar.
Joseph Frank'ın beş ciltlik biyografisi, bu bağımlılığın hem kronolojisini hem de mektuplara yansıyan iç dünyasını ayrıntıyla ortaya koymuştur. Dostoyevski, 1863'ten 1871'e kadar sekiz yıl boyunca Avrupa'nın çeşitli kumarhanelerini (Wiesbaden, Baden-Baden, Homburg) ziyaret etmiştir.
Karısı Anna Grigoryevna'ya gönderdiği mektuplar, kumara dair pişmanlık, tövbe ve yeniden düşüşün döngüsel yapısını gözler önüne sermektedir. Kıyafetler ve takılar birden fazla kez rehine bırakılmış, yazarın borçları kimi zaman basılmak üzere hazır eserlerine el konulmasıyla ödenmiştir.
Dostoyevski'nin antisemitik görüşleri, özellikle 1877 tarihli Dnevnik pisatelya'da sistematik biçimde yer almaktadır. "Yahudi Sorusu Üzerine" başlıklı bölüm, dönemin popüler antisemitik argümanlarını tekrar etmektedir.
Dostoyevski'nin antisemitizmi, edebi mirasının bütününü kapsayan bir nitelendirme değildir; ancak "tüm insanlığı kucaklayan Hristiyan merhameti" iddiasıyla doğrudan çelişen belgelenmiş bir önyargıdır. Bu durum, insanın "parçalı ahlaki kapasite" gerçeğini — yani evrensel erdemin kişide tutarlı biçimde var olmadığını — gözler önüne sermektedir.
Arthur Schopenhauer
Schopenhauer'in Die Welt als Wille und Vorstellung (1818) adlı başyapıtı, gerçekliğin özünü kör ve doyumsuz bir irade olarak tanımlar. Bu temelden çıkan ahlaki tez şudur: Acının kaynağı, bireyin istenci olduğuna göre acıdan kurtuluş ancak Mitleid (birlikte acı çekme / merhamet) duygusunun geliştirilmesiyle mümkündür.
Parerga und Paralipomena (1851)'daki "Über die Weiber" (Kadınlar Üzerine) başlıklı deneme, Batı felsefesi tarihinin en kapsamlı misogynistik argümanlarından birini sunmaktadır. Bu denemede kadınlar "salt şimdiki an'la ilgilenen ve dolayısıyla uzun vadeli rasyonel planlama yapamayan", "adalet duygusundan, dürüstlükten ve hakiki erdemden yoksun" varlıklar olarak tanımlanmaktadır.
Rüdiger Safranski'nin kapsamlı biyografisi, bu teorik çerçevenin kişisel pratikle çelişkisini belgeler: Schopenhauer, 1821'de apartman komşusu Caroline Marquet adlı bir kadını merdivenlerden itmesiyle sonuçlanan bir davayla karşı karşıya gelmiş; mahkeme kararıyla uzun yıllar boyunca tazminat ödemek zorunda kalmıştır.
Bu vakanın felsefi ironisi belirgindir: İstencin yadsınması ve evrensel acıya ortak olma öğretisinin mimarı, somut bir insana yönelik fiziksel şiddet uygulamış ve bunu meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Jean-Paul Sartre & Simone de Beauvoir
Sartre'ın varoluşçuluğu, özgürlüğü insanın temel ontolojik koşulu olarak tanımlar: "Varoluş özden önce gelir." Beauvoir'ın Le Deuxième Sexe (1949) adlı eseri, bu varoluşçu çerçeveyi cinsiyet analizi alanına taşır: "Kadın doğulmaz, kadın olunur."
Sartre ve Beauvoir, 1929'dan Sartre'ın ölümüne kadar süren ilişkilerini, evliliğe alternatif olarak tasarlanmış bir "özgür aşk" sözleşmesi çerçevesinde tanımlamışlardır: Birbirlerine karşı "zorunlu aşk", başkalarıyla "olumsallık aşkları".
Hazel Rowley'in Tête-à-Tête (2005) adlı çalışması, bu "sözleşme"nin pratikte nasıl işlediğini ortaya koymuştur: Sartre, öğrencileri Olga ve Wanda Kosakiewicz kardeşlerle uzun süreli ilişkiler geliştirmiştir. Beauvoir ise öğrencisi Bianca Bienenfeld ile yakın ilişki kurmuş; ardından bu ilişkiyi Sartre ile "paylaşmıştır."
Üçüncü kişilerin önemli bir bölümünün öğrenciler olması, bu ilişkilerin etik boyutunu keskin biçimde öne çıkarmaktadır. Bianca Bienenfeld Lamblin'in 1993'te yayımlanan anı kitabı, Beauvoir ile olan ilişkisinin ardından yaşadığı psikolojik yıkımı aktarmaktadır.
Sartre-Beauvoir vakasında asıl dikkat çekici nokta, özgürlük ideolojisinin pratikte asimetrik biçimde işlemesidir: İki "özgür birey"in oluşturduğu merkez, dışarıdan katılanları kendi dinamikleri içinde nasıl konumlandırdığı sorusunu derinlemesine yanıtlamamaktadır.