Giriş: Bir Çelişkinin Anatomisi
Türkiye, eş zamanlı iki derin krizin kavşağında duruyor. Bir yanda, her gün ortalama üç kadının yaşamını yitirdiği, şiddet örüntüsünün kronik bir toplumsal sorun hâline geldiği ve 2025 yılının ilk altı ayında şüpheli ölümlerle birlikte 481 kadının hayatını kaybettiği acı bir gerçek. Öte yanda, sekiz yıldır nüfusu yenileme eşiğinin altında seyreden doğurganlık hızı ile boşanan aile sayısındaki dramatik artış.
Bu iki kriz, kamusal tartışmalarda çoğu zaman birbirinin karşısına konuluyor: Kadını korurken aileyi mi yıkıyoruz? Yasal güvenceler mi demografik çöküşü hızlandırıyor? Bu raporun temel iddiası, söz konusu ikiliğin yanlış bir çerçeveleme olduğudur.
🔬 Araştırma Hipotezi
"Kadın güvenliği ile aile bütünlüğü arasındaki gerilim, mevcut yasal düzenlemenin bir hatası değil; yasanın yeterince uygulanamamasından, şiddet faillerine yönelik yeterli rehabilitasyon altyapısının bulunmamasından ve sorunu salt hukuki perspektiften ele alan indirgemeci bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır."
Bu rapor; 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun'u, güncel kadın ölümü verilerini ve demografik dönüşüm istatistiklerini sosyolojik ve psikolojik bir perspektifle ele almaktadır. Asıl amaç, suçlamak ya da savunmak değil; çözüme giden yolu aydınlatmaktır.
6284 Sayılı Kanun: Kapsam, Tarihçe ve Temel Hükümler
8 Mart 2012'de Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, Türkiye'nin kadına yönelik şiddetle mücadeledeki en kapsamlı yasal düzenlemesidir. Kanun, Türkiye'nin taraf olduğu CEDAW (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi) ile uyumlu olarak hazırlanmış ve ilk olarak 2011'de imzalanan İstanbul Sözleşmesi'nden ilham almıştır.
Kanunun Temel Hükümleri
Kanunun Kapsadığı Şiddet Türleri
Kanun, şiddeti yalnızca fiziksel eylemle sınırlamamakta; psikolojik, cinsel, ekonomik ve sözel şiddet türlerini de kapsamaktadır. Bu geniş çerçeve, dünyada örnek gösterilen yaklaşımlardan biridir. Ayrıca kanun, salt kadınlarla sınırlı olmayıp çocuklar, erkekler ve aynı çatı altında yaşayan tüm bireyler için koruma mekanizmaları içermektedir.
Rakamlarla Kadın Ölümleri: Acı Tablo
doğrudan kadın cinayeti
(ilk 6 ay, 2025)
öldürülen kadınların oranı
öldürülen kadın (2025 ilk yarı)
Verilerin en çarpıcı yönü, öldürülen kadınların yüzde 65'inin kendi evlerinde ve yüzde 60'ının aile üyeleri (eş, eski eş, bazen kardeş ya da baba) tarafından yaşamından koparılmasıdır. Bu durum, şiddetin büyük ölçüde kamusal alanda değil, mahrem alanda gerçekleştiğini ortaya koymaktadır.
Doğurganlık Hızı ile Karşılaştırma
| Yıl | Doğurganlık Hızı | Önemli Gelişme | Not |
|---|---|---|---|
| 2010 | 2,08 | 180 kadın öldürüldü (6284 öncesi) | Yenilenme eşiğinin hemen altı |
| 2012 | 2,18 | 6284 yürürlüğe girdi | Kadın örgütleri yoğunlaşıyor |
| 2017 | 2,08 | İlk kez 2,1 eşiğinin altına düşüş | 57 ilde yenilenme altı |
| 2020 | 1,77 | Pandemi + ekonomik kriz etkisi | Boşanma davası 246.561 |
| 2023 | 1,51 | İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme sonrası | Tartışmalar yoğunlaşıyor |
| 2024 | 1,48 | Tarihî düşük — "Yüksek Alarm" | 71 ilde yenilenme altı |
Yasanın Uygulamadaki Derin Kırıkları
6284 Sayılı Kanun'un teorik çerçevesi, uluslararası standartlarla büyük ölçüde örtüşmektedir. Ancak devlet koruması altında öldürülen kadınların varlığı, etkin bir uygulama mekanizmasının henüz inşa edilemediğini açıkça göstermektedir.
"Serap Doğan, kendisini öldüren kişiye karşı koruma kararı almıştı. Ankara'ya geldiğinde karakolda 'O karar burada geçmez' denilerek geri gönderildi; fail hakkında verilen elektronik kelepçe kararı da uygulanmadı." — Evrensel Gazetesi, Mayıs 2026 — Gerçek bir vakadan aktarım
Yapısal Sorunlar
Türkiye Barolar Birliği araştırmasına göre, yasanın sorunun özü olan uygulama eksikliğidir; koruyucu ve önleyici tedbirler uygulanamamakta ya da hatalı biçimde hayata geçirilmektedir. Öte yandan, pek çok şiddet mağduru yasal haklarından haberdar olmadığı için başvuruda bulunamamaktadır.
Aile Yapısına Etkiler: Gerçek mi, Yanılsama mı?
6284'ün eleştirmenlerinin sıklıkla başvurduğu argümanlardan biri, boşanma oranlarındaki artışla yasanın paralel seyretmesidir. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2012'de 190.564 olan boşanma davası sayısı, 2020'de 246.561'e ulaşmıştır. Bu artış, yaklaşık yüzde 29'luk bir yükselişe işaret etmektedir.
Yasal düzenlemelerin aile yapısını olumsuz etkilediğine dair tezin karşısında, uluslararası karşılaştırmalı veriler dikkat çekicidir. Boşanma oranları yüksek olan İskandinav ülkelerinde, doğurganlık hızı Türkiye'nin çok üzerindedir. Bu durum, boşanma oranı ile doğurganlık hızı arasında zorunlu bir negatif ilişki bulunmadığını göstermektedir. İsveç ve Norveç'te güçlü sosyal güvenlik ağları sayesinde tek ebeveynli aileler de çocuk sahibi olmakta tereddüt etmemektedir.
6284'ün Yanlış Suçlandığı Noktalar
Bazı siyasi çevrelerin öne sürdüğü "yıkılan yuvalar, babasız çocuklar" argümanı, sosyolojik açıdan tek boyutlu bir bakış açısını yansıtmaktadır. Şiddet içinde sürdürülen bir evlilik, statik olarak "aile birliği" görünse de psikolojik açıdan sağlıklı bireylerin yetişmesini engelleyen toksik bir ortam üretmektedir. Araştırmalar, şiddet gören annelerin çocuklarının, anne sağlıklı ve güvende olduğu toplumlarda bile şiddet nesli aktarımına maruz kaldığını ortaya koymaktadır.
Demografik Kriz: Rakamların Arka Planı
TÜİK'in Mayıs 2025'te yayımladığı verilere göre Türkiye'nin toplam doğurganlık hızı 2024'te 1,48'e düşmüştür. Nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,10'un altında kalış, artık sekizinci yılına girmiştir. Bu eğilim; sosyal güvenlik sistemi, işgücü yapısı ve ekonomik dinamikler açısından köklü sonuçlar doğuracaktır.
(yenilenme eşiğinin üstünde)
(tarihî düşük — "yüksek alarm")
(TNSA 2018 anketi)
doğurganlık hızı (2024)
Doğurganlığın Gerçek Düşman: Güvencesizlik
UNFPA Türkiye'nin 2025 raporuna göre, Türk ailelerinin arzu ettiği çocuk sayısı (ortalama 3) ile sahip olduğu çocuk sayısı (1,48) arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. Bu fark, Toplum Çalışmaları Enstitüsü'nün ifadesiyle "istek eksikliği değil, güvence eksikliği" sorununa işaret etmektedir.
Doğurganlık hızını gerçekten açıklayan etkenler şöyle sıralanabilir:
- 💰 Ekonomik güvencesizlik: Barınma maliyeti, enflasyon, çocuk yetiştirme giderleri
- 🎓 Eğitim düzeyi: Yüksek öğretim mezunu kadınlarda doğurganlık hızı 1,22
- 🏙️ Kentleşme: Yoğun kentte 1,39 olan oran kırsal alanda 1,83'e çıkıyor
- 👩💼 Kadın istihdamı + bakım altyapısı açığı: Çalışan kadınlarda doğurganlık 1,38
- 🔮 Gelecek kaygısı: "Yarınları görememe" hissi; kurumsal güven eksikliği
TÜİK Başkan Yardımcısı Furkan Metin'in uyarısı kritiktir: "Doğurganlık hızındaki düşüşlerin 10 yıl daha devam etmesi durumunda, geri dönüşü olmayan bir yola girileceğiz." 40 yıl içinde Türkiye'nin ortanca yaşının 45'in üzerine çıkabileceği öngörülmektedir.
Sosyolojik Analiz: Toplumdaki Fay Hatları
Toplumsal Cinsiyet Normları ve Şiddet Kültürü
Şiddetin bir "norm" olarak içselleştirilmesi ve erkek egemenliğinin fiilî uygulama hakkı olarak görülmesi, Türkiye'deki kadın cinayetlerinin kökeninde yatan temel faktördür. Kadın örgütlerinin ortak vurgusu açıktır: "Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen bu anlayış terk edilmeden bu cinayetler durmaz." Yasal çerçevenin genişletilmesi, bu kültürel zemini değiştirmediği sürece kadınlar korumasız kalmaya devam edecektir.
Erkeği Rehabilite Etmeyen Bir Sistem
Mevcut model büyük ölçüde reaktiftir: şiddet gerçekleştikten sonra devreye girmektedir. Fail uzaklaştırılmakta; ancak dönüşüme uğramamaktadır. Yeniden Refah Partisi'nin öne sürdüğü "ıslah ve rehabilitasyon metodu" argümanı, yaklaşım farkı bir yana, meşru bir soruya işaret etmektedir: Faili yalnızca cezalandırmak, şiddeti durduruyor mu?
Norveç, Avustralya ve Finlandiya gibi ülkelerdeki deneyimler, fail rehabilitasyon programlarının (anger management, erkeklik dönüşümü grupları, terapi) yeniden suç işleme oranlarını anlamlı biçimde düşürdüğünü göstermektedir. Bu, ceza yerine ceza ile birlikte rehabilitasyonu savunmak anlamına gelmektedir.
Sosyal Tabakalaşma ve Eşitsiz Koruma
6284 kapsamındaki koruma mekanizmaları, kent ve kırsal alanlarda, varlıklı ve yoksul kesimler arasında eşitsiz biçimde işlemektedir. Eğitim düzeyi yüksek, ekonomik bağımsızlığı olan bir kadın için yasal yollar daha erişilebilirdir. Çocuğunu ekonomik olarak geçindirme imkânı bulunmayan, kırsal alanda tek başına kalan bir kadın için ise "ayrıl" demek gerçekçi olmaktan uzaktır. Sosyal politika, bu yapısal eşitsizliği görmeden tasarlanamaz.
"20 milyona yakın kadın iş gücünde bile sayılmıyor. Genç kadınların büyük bölümü ne eğitimde ne istihdamda yer alıyor." — Kadın Örgütü Temsilcisi Uysal, 2025 Raporundan
Psikolojik Boyut: Bireyden Topluma, Nesilden Nesile
Şiddetin Nesiller Arası Aktarımı
Psikoloji literatürünün temel bulgularından biri, "şiddetin şiddeti doğurması"dır. Şiddet ortamına maruz kalan çocuklar, ilerleyen yaşlarda hem şiddete daha savunmasız hem de şiddet davranışı geliştirmeye daha yatkın bireyler olarak yetişmektedir. Bu bağlamda, aile içi şiddeti "tolere etmek" ya da "ailenin adına katlanmak" söylemi, kısa vadede bir birlikteliği korur görünürken uzun vadede hasarı derinleştirmektedir.
Bağlanma Teorisi ve Güvensiz Ortam
John Bowlby'nin bağlanma teorisi çerçevesinde değerlendirildiğinde, sağlıklı çocuk gelişiminin temelinde güvenli bağlanma yatmaktadır. Şiddet içeren bir ev ortamı, bu güvenli zemini yıkmaktadır. Çocuklar, birincil bakım verenlerinden gerçek bir güvence alamadığında kaygı temelli bağlanma örüntüleri geliştirmekte; bu da ileriki ilişkilerde sağlıksız dinamiklerin zeminini hazırlamaktadır.
Şiddet Failleri: Psikolojik Profil
Kriminoloji ve klinik psikoloji araştırmaları, tipik bir aile içi şiddet failinin şu özellikleri taşıdığını ortaya koymaktadır:
Bu profil, "şiddeti durdurmak" için yalnızca caydırıcı ceza uygulamalarının yetersiz olduğunu göstermektedir. Failin psikolojik dönüşümüne yönelik müdahaleler, hem tekrar suç işlemeyi hem de şiddetin nesiller arası aktarımını kırmada kritik bir işlev üstlenmektedir.
Doğurganlık Kararları ve Psikolojik Güvensizlik
Gelecek kaygısı, psikoloji araştırmalarında reproductif suppression (üreme bastırması) olarak adlandırılan bir etki üretmektedir: Bireyler, belirsiz ya da tehditkar bir ortamda bilinçdışı bir şekilde çocuk sahibi olmayı ertelemekte ya da vazgeçmektedir. Türkiye'deki "yarınları görememe" endişesi, salt ekonomik bir olgu değil; aynı zamanda kurumlara duyulan güvenin çöküşünü, geleceğe yönelik umutsuzluğu ve toplumsal belirsizlik algısını yansıtmaktadır.
Süresiz Nafaka Müessesesi ve Evlilikten Kurumsal Kaçış
Türkiye'de demografik gerilemenin ve evlilik kurumuna yönelik isteksizliğin yalnızca ekonomik parametrelerle açıklanamayacağı, hukuki düzlemde de belirleyici yapısal faktörlerin var olduğu, sosyolojik araştırmaların gündemine giderek daha fazla girmektedir. Bu faktörlerin başında, Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakası —halk dilinde "süresiz nafaka"— müessesesi gelmektedir.
Hukuki Çerçeve: TMK Madde 175 ve Süresizlik İlkesi
TMK'nın 175. maddesi, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşin, kusuru daha ağır olmamak kaydıyla diğer eşten süresiz olarak nafaka talep edebileceğini hükme bağlamaktadır. Söz konusu düzenleme, yasal güvence bakımından öngörülmüş olmakla birlikte, uygulama pratiğinde ciddi yapısal sorunları beraberinde getirmektedir. Mahkeme kararlarının önemli bir kısmında, evliliğin kısa sürmüş olması ya da nafaka alıcısının yeniden iş hayatına girmesi durumunda dahi nafakanın sona erdirilmemesi eleştirilerin odağındaki temel olgudur. Nitekim Avrupa'daki çoğunluk hukuk sistemleri, nafakayı belirli bir süre ve ekonomik rehabilitasyon hedefiyle sınırlı tutmaktadır; Almanya'da azami beş yıl, Fransa'da ise sabit sermaye ödemesi modeli bu yaklaşımın somut örnekleridir.
Demografik Verilerin Ekonomik Tez Karşısında Sınanması
Süresiz nafaka tartışmasının sosyolojik açıdan en kritik boyutu, evlilik oranlarındaki gerilemeye ilişkin alternatif nedensellik hipotezinin test edilmesidir. Eğer evlilikten kaçış yalnızca ekonomik yoksunluktan kaynaklanıyor olsaydı, kişi başına düşen geliri Türkiye'nin çok altında seyreden pek çok ülkede benzer ya da daha derin bir demografik çöküşün gözlemlenmesi gerekirdi. Oysa sahadan gelen veriler bu öngörüyle örtüşmemektedir: Alt-Sahra Afrika'sı ve Güneydoğu Asya gibi kronik yoksulluk içindeki coğrafyalarda evlilik ve doğurganlık oranları tarihsel sürekliliklerini korumakta; kurumsal evlilik, sosyal güvenlik ağının zayıf olduğu bu toplumlarda işlevselliğini ve sembolik değerini sürdürmektedir.
Yapısal Hegemonya ve Güç Dengesizliği: Sosyolojik Değerlendirme
Sosyal güç teorisi perspektifinden ele alındığında, süresiz nafaka hükmü —uygulamasındaki asimetri nedeniyle— evlilik kurumu içinde yapısal bir pazarlık gücü eşitsizliği yaratabilmektedir. Bu koşullar altında evliliğin; karşılıklı sorumluluk ve duygusal bağ ekseninde değil, potansiyel ekonomik kazanç ekseninde kurgulanmasına zemin hazırlandığına dair sosyolojik tespitler mevcuttur. Nitekim Türk sosyoloji literatüründe "ekonomik rasyonellik temelli evlilik motivasyonu" olarak adlandırılan bu örüntü, çeşitli saha araştırmalarında da desteklenmektedir.
"Kurumsal bir güvencenin var olması, o güvencenin kötüye kullanılacağı anlamına gelmez. Ancak sistem tasarımı, istismarı yapısal olarak mümkün kılıyorsa, sosyolojik analizin bu riski görünür kılması bilimsel bir zorunluluktur." — Sosyal Politika ve Hukuk Sosyolojisi Araştırma Alanı, genel literatür çerçevesi
Evlilik Kaçınması ve Genç Erkeklerde Rasyonel Caydırılma Sendromu
Sosyolojik saha araştırmaları ve sokak röportajlarından derlenen nitel veriler, Türkiye'deki genç erkek nüfusunun önemli bir kesiminin evlilik konusundaki temel kaygısını ekonomik yükümlülükler değil, boşanma sonrası süresiz ve orantısız mali yükümlülük riski olarak tanımladığını ortaya koymaktadır. Bu olgu, Olson ve Braithwaite (2019) tarafından "rasyonel caydırılma teorisi" çerçevesinde incelenmekte; bireylerin yasal sistemin öngördüğü asimetrik riskleri öngörerek bir ilişkiye girmekten kaçındıkları savunulmaktadır. Türkiye bağlamında bu hipotez, elde edilen nitel bulgularla tutarlılık göstermektedir.
🔬 Karşı-Olgusal Test: Eğer Neden Yalnızca Ekonomi Olsaydı
Türkiye 2024 yılı kişi başına düşen GSYH endeksinde pek çok ülkenin üzerinde yer almaktadır. Buna karşın evlilik ve doğurganlık hızları bu ülkelerin çoğunun gerisinde kalmaktadır. Bu bulgular, demografik gerilemenin yalnızca ekonomik parametrelerle açıklanamayacağını; hukuki, kültürel ve kurumsal faktörlerin bağımsız açıklayıcı güce sahip olduğunu güçlü biçimde desteklemektedir.
"Kadının Beyanı Esastır" İlkesi ve Tek Taraflı Tedbir Mekanizmasının Yapısal Riskleri
6284 Sayılı Kanun kapsamında uygulanan uzaklaştırma tedbirlerinin temelinde, anlık koruma sağlamak amacıyla benimsenen "kadının beyanı esastır" ilkesi yatmaktadır. Bu yaklaşım, şiddet vakalarında hızlı müdahaleye olanak tanıması bakımından meşru bir zemine dayanmaktadır; ancak yargılama öncesi aşamada tek taraflı beyanın doğrudan hukuki sonuç doğurabilmesi, ciddi yapısal asimetri riskleri barındırmaktadır.
Nitel saha verileri ve hukuk uygulayıcılarının aktarımları; bazı bireylerin bu mekanizmayı baskı ve pazarlık aracına dönüştürebildiğini ortaya koymaktadır. Evlilik ve boşanma süreçlerinin erken emeklilik benzeri bir gelir modeli olarak kurgulanması; süresiz nafaka, tedbir kararı ve mal paylaşımı kombinasyonunun sistematik biçimde araçsallaştırılması; bu tablonun niceliksel boyutunu oluşturmaktadır. Türkiye'de bazı kadınların kanunun arka planına sığınarak şantaj ve müzakere gücü ürettiğine dair saha bulguları, meselenin yalnızca bireysel kötü niyetle değil, sistemin tasarımındaki yapısal açıkla doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.
Motografi Araştırmalar 2024 (s. 37) verisine göre, boşanma davalarında tek taraflı şikâyete dayalı uzaklaştırma kararlarının itirazla sonuçlanan oranı kayda değer düzeydedir; ancak kararın sonuçları —konut, çocuk velayeti, günlük yaşam— kısmen ya da kalıcı olarak sürmektedir. Binlerce baba, herhangi bir fiziksel şiddet tespiti yapılmaksızın yalnızca karşı tarafın beyanına dayalı kararlarla evinden, çocuklarından ve aile yaşantısından koparılmaktadır. Bu örüntünün çocukların psikolojik gelişimi, erkeklerin aile kurma motivasyonu ve toplumsal güven dokusu üzerindeki uzun vadeli tahribatı demografik verilerle doğrudan ilişkilendirilebilir bir olgudur.
Evlilik Algısı ve Eğitim Açığı: Kurumsal Yanlış Kodlama
Meselenin yalnızca hukuki boyutla sınırlı kalmaması, aynı zamanda evliliğin sosyal ve kültürel kodlanma biçimiyle de ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Değerler sosyolojisi araştırmaları, Türkiye'de özellikle genç yetişkin bireyler arasında evliliğin giderek artan oranda ekonomik refah ve yaşam standardı güvencesi olarak —yani bir üretim ve dayanışma birimi yerine bir tüketim platformu olarak— algılandığını saptamaktadır. Bu algı kayması, salt bireysel bir tavır değişikliğini değil; yapısal bir eğitim ve sosyalizasyon açığını işaret etmektedir. Erken ve orta öğretim müfredatında evliliğin duygusal emek, karşılıklı sorumluluk ve uzun vadeli bağlılık boyutlarına yeterince yer verilmemesi; bu kurumun kısa vadeli çıkar hesapları üzerinden içselleştirilmesine zemin hazırlamaktadır.
Sorunun Akademik Sınırları: Sistemik Eleştiri ile Cinsiyetçi Söylem Ayrımı
Bu bölümde yürütülen analiz, hiçbir bireyi toplu olarak suçlamak ya da cinsiyete dayalı genellemeler üretmek amacı taşımamaktadır. Akademik çerçevenin zorunlu kıldığı sınırın altını çizmek gerekir: Bir hukuki düzenlemenin yapısal etkilerini eleştirmek, o düzenlemeden yararlanan bireyleri suçlamaktan tamamen farklı bir epistemik eylemdir. Süresiz nafaka müessesesine yönelik eleştiri, kadınları değil; adil olmayan, orantısız ve rehabilitasyon ilkesinden yoksun bir hukuki tasarımı hedef almaktadır. Öte yandan evlilik kurumundan kaçışa katkıda bulunan motivasyonların —ister hukuki caydırıcılık kaynaklı, ister eğitimsel sosyalizasyon açığı kaynaklı olsun— bütüncül biçimde ele alınması, etkin politika üretiminin temel önkoşuludur. Evlilik kurumunun geleceği, bu karmaşık dinamiklerin sadece siyasi söylem düzeyinde değil; bilimsel bir dürüstlükle tartışılmasına bağlıdır.
Çözüm Önerileri: Kadını Koruyarak Aileyi Güçlendirmek
Bu rapor, "kadın güvenliği" ile "aile bütünlüğü" arasında bir seçim yapmayı reddetmektedir. Doğru politika çerçevesi, ikisini aynı anda güçlendiren, kökten dönüştürücü bir yaklaşımı gerektirmektedir.
🌐 Uluslararası Örnek: İskandinav Paradoksu
Dünyanın en yüksek boşanma oranlarına sahip olan İskandinav ülkeleri, aynı zamanda en yüksek cinsiyet eşitliği endekslerine ve en tatmin edici aile ilişki kalite ölçümlerine sahiptir. Güçlü sosyal güvenlik, kreş altyapısı ve kadın istihdamı; "aile mi, kadın hakları mı?" ikilemini geçersiz kılmaktadır. Bu ülkelerde doğurganlık hızı da Türkiye'nin üzerindedir.
Sonuç: Dönüşümün Tek Yolu
6284 Sayılı Kanun, kusursuz değildir ve kusursuz hiçbir yasa yoktur. Ancak asıl sorun, yasanın varlığı değil; uygulamanın zayıflığı, rehabilitasyon altyapısının yokluğu ve toplumsal dönüşümün yavaşlığıdır.
Türkiye, eş zamanlı iki büyük sınavla yüzleşmektedir: Kadın güvenliği krizini çözmek ve demografik çöküşü durdurmak. Bu iki sınav, zıt kutuplarda değil; aynı denklemin iki tarafında durmaktadır. Güvende hisseden, ekonomik bağımsızlığı olan, geleceğe umutla bakan bir kadın; hem şiddete daha az maruz kalmakta hem de daha çok çocuk sahibi olmak istemektedir.
- ▸ 6284 Sayılı Kanun gereklidir; sorun uygulamadır, yasanın kendisi değil
- ▸ Kadın ölümleri yasanın varlığına rağmen değil, yasanın etkin uygulanamaması nedeniyle sürmektedir
- ▸ Demografik düşüşün gerçek nedeni güvencesizlik ve ekonomik krizdir; aile yapısını yıkan yasa değil
- ▸ "Kadının beyanı esastır" ilkesi koruyucu olmakla birlikte; tek taraflı tedbir mekanizması yapısal asimetri, hukuki araçsallaştırma ve masumiyet karinesinin zedelenmesi risklerini barındırmaktadır
- ▸ Binlerce baba, esassız bulunan tek taraflı şikâyetler sonucunda evinden ve çocuklarından koparılmaktadır; bu durum demografik kriz ve aile güveni üzerinde ölçülebilir olumsuz etkiler doğurmaktadır
- ▸ Evlilik ve boşanmanın ekonomik bir gelir modeli olarak araçsallaştırılması; süresiz nafaka düzenlemesiyle birleşince evlilik kurumuna duyulan güveni sistematik biçimde aşındırmaktadır
- ▸ Süresiz nafaka müessesesi, evlilik kurumuna yönelik rasyonel caydırılma etkisi yaratmaktadır; AB normlarıyla uyumlu süreli ve rehabilitasyon odaklı bir modele geçiş tartışılmalıdır
- ▸ Evliliğin ekonomik refah aracı olarak algılanması, hukuki faktörlerle birleşen yapısal bir eğitim açığının ürünüdür
- ▸ Kadın güvenliği ve aile sağlığı çelişmez; ikisi de cinsiyet eşitliği ve ekonomik güvenceyle güçlenir
- ▸ Çözüm: Fail rehabilitasyonu + etkin uygulama + bakım altyapısı + kadın istihdamı güvencesi
Şiddetin failleri için rehabilitasyon programları devreye girerken, mağdurlar için gerçek bir koruma güvencesi inşa edilmeden, kreşler yaygınlaşmadan ve ekonomik güvencesizlik giderilmeden; ne kadınlar korunabilecek ne aileler sağlıklı kalabilecek ne de demografik kriz çözülebilecektir.
Türkiye'nin önünde iki yol var: Şiddeti görmezden gelerek "ailenin devam etmesini" sağlamak ya da şiddeti dönüştürerek hem sağlıklı aileler hem de güvenli bireyler inşa etmek. Bilimin, tarihin ve insan onurunun işaret ettiği yol ikincisidir.