Bir ağaç vardı; kökleri toprağa, dalları göğe uzanan… Ve o ağacın dallarında elmalar… Her biri güneşle yoğrulmuş, rüzgârla büyümüş, yağmurla beslenmiş. Ama bazıları daha yüksekteydi; bulutlara komşu, yıldızlara yakın, göğe en çok dokunan… Onlar en parlak, en tatlı, en güçlü olanlardı.
Yerdekiler çoktan düşmüştü. Kimi ezilmiş, kimi çürümüş, kimi gövdesinden koparılmanın hüznünü yaşıyordu. İnsanlar gelip geçerken kolayca onları topluyordu; kimse bir çabaya girmiyor, kimse başını kaldırıp yukarıya bakmıyordu.
Çünkü yukarı bakmak cesaret isterdi, yukarı uzanmak yaralanmayı göze almak demekti. Ve çoğu insanın yüreğinde bu cesaret yoktu.
Yüksek dallardaki elmalar ise sabırla bekliyordu. Rüzgâr onları savurdukça kendi kendilerine soruyorlardı: "Ben neden seçilmedim? Ben neden burada kaldım? Nerede hata yaptım?" Bilmezlerdi ki sorun onlarda değildi. Onlar zaten kusursuzdular; güneşin, toprağın ve zamanın armağanıydılar. Sorun, aşağıdakilerin korkularındaydı. Çünkü bazı eller kolay olana alışmıştı; yara almadan elde edilenin sahte güveni gibiydi.
Ve bir gün, farklı bir yürek çıktı yolculuğa. Köklerin etrafında oyalanmadı, düşmüşleri toplamaya tenezzül etmedi. Başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Yüreğinde bir ürperti vardı ama korkusunu yenmek için tutundu dallara, tırmandı adım adım. Ellerini çizdi dikenler, avuçlarını yaraladı kabuklar. Düştü, yeniden kalktı. Ama vazgeçmedi. Çünkü o en güzel elmanın ışığına inanıyordu.
Ve sonunda, göğe en yakın dalda duran o parlak elmaya ulaştı. Ellerine aldığında yalnızca bir meyve değildi tuttuğu; yılların sabrı, bekleyişin hüznü, gökyüzünün sırları ve toprağın duası vardı içinde. O an elma da anladı: Kendini hiç küçültmeden, sabırla beklediği için hak ettiği yüreğe kavuşmuştu.
İnsan da bir nevi böyledir işte… Kendi kıymetini bilirse, kendini kolayca bırakmazsa, çürümemek için sabrederse, en sonunda kendi cesaretine layık bir kalbin yolunu bulur.
Çünkü gerçek aşk, kolay olana uzanmak değil; yaralanmayı göze alarak yukarıya tırmanmaktır. Ve hakiki değer daima en yüksek dallarda saklıdır.