İnsan ne zaman kendi sesiyle konuşmaya başlar?
Bu soru ilk bakışta basit görünür; çünkü hepimiz her an konuştuğumuzu, fikirler ürettiğimizi ve itiraz ettiğimizi sanırız. Savunduğumuz ya da karşı çıktığımız her cümlenin bize ait olduğundan neredeyse hiç şüphe etmeyiz. Oysa bazen ağzımızdan çıkan o kararlı sözler içimizden değil; yıllar önce bize öğretilmiş, ezberletilmiş bir yerden gelir:
“İnsanlar ne der?”, “Bizde böyle yapılmaz”, “Fazla düşünme, hayat böyle”, “Susmak en iyisidir” ve cinsiyetimizden yaşımıza, kimliğimizden rollerimize kadar üzerimize dikilen daha nice hazır kalıplar…
Coğrafyanın, geleneğin ve mahallenin ürettiği bu ucu bucağı gelmeyen benzer nakaratlar, zamanla hayatımızın görünmez anayasası hâline gelir.
Bu kalıplar, duyulup unutulan sıradan sözler değildir. Öyle ustaca içimize yerleşirler ki, zamanla onları başkalarının sesi olarak değil, kendi öz düşüncemiz sanmaya başlarız. Kendimize ait olmayan bir fikri, kendi karakterimiz zannederiz.
Çünkü hiçbirimiz boş bir odada büyümedik. Ailenin, okulun, mahallenin ve toplumsal beklentilerin içinden geçerek kendimize varmaya çalışırız. Daha çocukken toplumda nasıl yer kaplamamız, nasıl görünmemiz ve hangi sınırlara razı olmamız gerektiği bize fısıldanır. Bir süre sonra bu dış sesler içeri taşınır ve insan kendi kendini denetlemeye başlar. Artık kimse bizi engellemeden biz kendi kendimizden vazgeçeriz. İçimizde kurulan o görünmez mahkeme, biz daha yola çıkmadan ‘olmaz’ diyerek bizi yargılar.
İşte tam da bu yüzden konu, kendimiz olma ve özgürlük mücadelesine dönüşür. Çünkü özgürlük, sadece zincirleri kırmak ya da istediğin her şeyi yapmak değildir; içimizde konuşan seslerin hangisinin gerçekten bize ait olduğunu fark etmektir. İnsan bazen kendisini sınırlayan o görünmez zincirleri bile toplumsal kalıplarla, yani başkalarının sesiyle savunur. “Ben zaten böyle yaşamak istiyorum” deriz ama bu isteğin kökleri nereye uzanır? Bir fikrin bize ait olması için onu sadece miras almış olmamız yetmez; onu sorgulamamız, yoklamamız ve gerekirse parçalamamız gerekir.
Toplum bizi sadece yasalarla değil, sevgi ve endişe maskesi takmış bu tarz cümlelerle de biçimlendirir. “Senin iyiliğin için söylüyorum” ifadesinin altında koca bir denetim tarihi saklıdır.
Peki, bu cümlelerden tamamen kurtulmak mümkün mü?
Sanmıyorum.
Zaten mesele geçmişi tamamen silmek değil, bizi kuran bu yapıyla cesurca hesaplaşabilmektir. Bu hesaplaşmayı göze almak ve bazı sözleri ilk sahibine iade edebilmek ise insanın zihnen ve ruhen büyümesi demektir. Çocukken o cümleleri sorgusuz sualsiz kabul ediyorduk; fakat büyümek, içimizdeki cümlelerin nüfus sayımını yapacak olgunluğa erişmektir. Kendimize şu soruları sorma cesaretidir:
Hangisi bana ait, hangisi bana giydirilmiş
Hangisi beni korumuş, hangisi beni küçültmüş
Hangisi o hazır toplumsal rolleri taşırken hala benim adıma konuşuyor?
Kendi sesini bulan insan, dünyaya bambaşka ve sıra dışı şeyler söylemek zorunda değildir. Sadece daha dürüst konuşur. Daha az ödünç yaşar, daha az başkasının korkusuyla veya toplumun dayattığı rollerle karar verir.
Ve nihayetinde insan, kendi içinde ilk kez gürültülü bir kalabalıkla değil, kendisiyle karşılaşır.