Güvensiz ve Ruhsuz Kalabalıklar
Güvensiz ve Ruhsuz Kalabalıklar
Artık bir insana güvenmek, lüks tüketim gibi oldu bu sahte çağda. Samanlıkta iğne bulmak kadar şansınız açık.
Elimi nereye atsam kuruyor. Tutamıyorum… Sanki kollarım sakatlanmış da gücüm kalmamış gibi.
Kimseye uzanamıyorum eskisi gibi. O küçücük kalpler, koca bedenlerin içinde hayalete dönüşmüş.Saramıyorum artık… Kalabalığın içinde yok olmuşlar. Gözden kaybolanı nasıl görebilirim ki? Bazı kalabalıklar düşüyor ellerimin arasından ve gözlerimden…
Suçlu belli aslında: Bu hoyrat, kıymet bilmez zamanlar.Kalbimde biriken ve günbegün tozu dumana katan bir insan yığını var. Yüce dağların hırsıyla eriyen, etten kemikten bir erozyon yaşıyorum iç dünyamda.
Az ve öz insanın ne denli büyük huzur verdiğini anladığım bir evredeyim. Gerçek zenginlik, seni anlayan üç-beş kişiden ibaretmiş meğer.
Ve şimdi, yalnızlığıma âşık olduğum bir yoldan geçiyorum. Cam kenarından manzaramı telaşsızca izliyorum. Çünkü yorgunluk yalnızlıktan kaynaklı değil, yanlış kalabalıkların yarattığı hengâmeymiş. Meğer kendini dinlemek ve anlamayı başarmak büyük bir cevhermiş. Kırıla döküle eğitiyor zamanın çarkı.Güven kelimesi pek yok artık lügatlerde.İnsanlar birbirine güvenmeden nasıl yaşayabiliyor, anlayabilmiş değilim. Mesela, tanıdığın biriyle defalarca “yeniden tanışmak” nasıl büyük bir sancı! Gözyaşı bile akmıyor artık. Duygular o denli sıradan…
Yaraların çaresi bir yara bandına bakıyor.Hüzünler seviye atlamış gibi. Öyle ya, hep bir basamak üstü var acıların da.Dolayısıyla artık her şeyde sarsılmıyor da. Belki yüksek mertebelerde gelirse, o zaman bir damla süzülebilir yanaktan gözyaşı…Şimdi herkes çelikten ördüğü zırhlarla dolaşıyor. Bu yüzden daha az yara almak için kendine duvar inşa ediyor. Ne yazık ki.
Velhasıl…
Dert istemiyorum. Keder de istemiyorum.Ama bir düşünün: Sevgiyi, saygıyı ve güveni yitirdiğimizde… Hâlâ aynı kişi kalabilir miyiz? Sanmam.
O zaman herkes aynılaşır. Aynı kefede birbirini çürüten meyveler gibi. Aynı hissizlikte, ayrı boşluklara kürek çeken yalnız ruhlar…Sadece farklı bedenlerde gezen ama aslında hep aynı suratlar. Her gün değiştirdiğimiz kıyafetler gibi: tekdüze ve geçici suretler… Gülemiyorsam, ağlamak da istemem. Ruhsuz değilim. Ama bazen ruhumu teslim etmek istediğim anlar oluyor.
Kalabalığın ortasında, donuk bakışlarla zamana eyvallah dediğimde… Birileri geçip gidiyor yanımdan. Sahte kahkahalarını savurarak. Ve ben orada olmama rağmen, hiç işitmemiş olmayı yeğliyorum. Çünkü her türlü yapaylığı sezen bir süzgeç icat ettim kalp gözümde. Evet, ben bir mucitim bundan böyle…Ve son olarak şu: Sende olan ışıltıyı bastıran değil, onu işleyerek çoğaltan, açığa çıkaran insanları bulursanız yakasına yapışın…
“Ruh kendisine benzeyeni arar” demiş Şems…
Kendinize eş, ruhunuzla özdeş güzel rastlantılar dilerim…
Sevgiyle…
Serpil Barın