Nizamettin Demir: Bugünün En Büyük Meselesi: Bilgiyi Kaybettik, Taklidi Büyüttük…
Modern çağda İslam toplumları yalnızca ekonomik, siyasi ya da kültürel krizlerle değil; aynı zamanda derin bir fıkhî dağınıklıkla da karşı karşıya. Bilginin hızla yayıldığı ama hikmetin aynı hızla çoğalmadığı bir dönemde, dinî meseleler çoğu zaman sosyal medya tartışmalarına, yüzeysel hükümlere ve ezbere dönüşmüş durumda. Peki bugün İslam toplumlarının en temel fıkhî problemi nedir? Gelenek ile modern hayat arasında sıkışan Müslümanlar hangi çıkmazlarla karşı karşıya? Fıkhın asli amacı olan adalet, merhamet ve maslahat duygusu neden giderek geri planda kalıyor? Fıkıh araştırmacısı Nizamettin Demir ile günümüz İslam dünyasının en önemli fıkhî sorunlarını, dinî bilginin dönüşümünü ve çözüm yollarını konuştuk.
Günümüz İslam toplumlarının en temel fıkhî problemini ne olarak görüyorsunuz? Bu sorun tarihsel bir miras mı yoksa modern çağın ürünü mü?
Bu soru günümüz Müslümanlarını yakından ilgilendiren en güzel bir sorudur. Günümüzde yaşayan insanlar her ne kadar Müslüman ismini alıp yaşasalar da, yaşadıkları hayat İslami bir hayat değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun, İSLAM HAYATA HAKİM DEĞİLSE orada yaşayan Müslümanlar İslami bir yaşam içinde olamazlar! Ya da gayri İslami bir hayat yaşadıkları halde, İslami bir hayat yaşadıklarını zannederler! Zira önce İslam hayata hakim olmalı ki, İslami toplum vücut bulabilsin. İslam’ı hayata hakim kılabilmek içinde, Müslümanların İslami usule riayet etmeleri gerekir! İşte bahsettiğiniz sorunun cevabı burada gizlidir. Bir asırdır Müslümanlar İslam fıkhına uygun bir
hayat yaşamıyorlar! Müslümanlar bulundukları beldelerde siyasi otoritelere boyun eğmiş durumdadırlar. Siyasi yönetimlerin izin verdiği kadar İslam hakkında bilgi sahibi olabiliyorlar, siyasi ve resmi yönetimlerin izin verdiği kadar İslam’ı yaşayabiliyorlar! Fazlası tehdit olarak algılanıyor, gerekli önlemler alınıyor. Maalesef gayri İslami rejimler halklarına İslam adına cahiliye hayatını yaşatıyorlar. Müslümanların bu gayri İslami yaşantılarına bakanlar, sebebi fıkha bağlıyorlar! Oysa bu gayri İslami yaşantının Fıkıhla zerre kadar alakası yoktur! Bu durumu fıkha bağlamak, fıkhı yetersiz görmek kökten yanlıştır. Zira mevcut toplum İslam fıkhına göre şekillenmiş bir toplum değil! Ki; sorunu İslam fıkhına yükleyelim! İslam fıkhı hayata hakim olsa da toplumun sorunları giderilmese, toplum sorunlu hale gelse o zaman sorunun kaynağı İslam Fıkhı diyebiliriz! Ama maalesef durum tam bunun tersidir. Toplumun yüzde 90’ana yakını Müslüman olduğu halde İslam’dan, İslam fıkhından kopuk halde yaşamaktadır. Hatta bir asra yakındır şiddetle sürdürülen seküler-laik eğitim politikaları yüzünden toplum İslam fıkhından habersiz yaşamıştır, hala böyle yaşamaya mahkum edilmiştir! Yani şu mevcut toplumun İslami hayat diye bir derdi kalmamıştır. İşte bu yüzden bu sorun tarihsel bir sorun değil, modern çağın ürünü olan bir sorundur. Modern çağa hükmeden anlayış İslam dışı bir anlayıştır! Modern çağın dayattığı hayat gayri İslami bir hayattır!
Batıdan aldıkları fikir ve görüşlerin ağır tesiri altında kalan çağdaş batı yanlısı fikir adamları, zaman içinde meydana gelen sorunlara fıkıh alimlerinin çözüm bulamadıklarını ve fıkhın kendini yenileyemediğini, güncelleyemediğini iddia ederek tüm sorunları İslam fıkhına, eski içtihatlara yüklemişlerdir! Zira onlara göre, İçtihat kapsının kapalı olması sebebiyle, içtihat yapılamadığı için sorunlar çoğalmış, batı karşısında İslam çözümsüz kalmıştır! Onun için eski içtihatlar yerine yeni içtihatların yapılması gerektiğini savunmuşlardır! Oysa bu insanların çoğunun İslam’i hayat tarzı ile ilgili uzaktan yakından ilişkilerinin olmadığı görülmüştür!
Özetleyecek olursak; İslam’ın hakim olmadığı İslam topraklarında Müslümanların yeniden İslam’a göre adil, kalıcı bir idareye kavuşabilmeleri için, İslam Hilafetini ihya edebilmeleri için yapmaları gereken anın vacibi amel, İslam fıkhına uygun İslam cemaatini oluşturmalarıdır. İslami hareketi oluşturmak her Müslüman üzerine farzı kifayedir… İslami eğitim müesseselerini oluşturmalıdırlar. İlim adamı yetiştirmelidirler…
Klasik fıkıh anlayışı ile çağdaş hayatın ihtiyaçları arasında bir kopukluk var mı? Varsa bu kopukluk nasıl giderilebilir?
Önce klasik fıkıh kavramı üzerinde duralım. Fıkhın klasiği, çağdaşı olmaz. Fıkhın lügat tarifi şöyledir: “Önce fıkıh kelimesi ve terimi üzerinde duralım. Kur’an-ı Kerim’de “Fıkıh” kelimesi ince ve derin anlayış, kalbte bulunan bir nurun meselelerin mahiyetini kavrayışı olarak yer almıştır. ” “Fıkıh” kelimesi, ıstılâhta “Şer’i hükümleri, delilleriyle birlikte tafsili olarak bilmek” şeklinde tarif olunmuştur. .( Prof. M. Ebû Zehra-İslâm Hukuku Metodolojisi-Ank: 1979, Sh: 13, vd.) İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) “Fıkhı” şu şekilde tarif ediyor: “Fıkıh ilmi, kişinin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesidir. İlim ancak amel etmek içindir. İlim ile amel etmek, ahiret saadeti için dünya meşguliyetlerini terkedip, gönülden çıkarmaktır.” (İmam Burhanüddin Ez Zernuci-Ta’limü’l Müteallim-İst: 1980, Sh: 27.)
Yukarıdaki tariflere bakıldığı zaman fıkhın klasiği, çağdaşı olmaz. Fıkıh Sahabe döneminde ne ise şimdide aynıdır. Kıyamete kadarda aynı olacaktır. Şimdi gelelim “Klasik fıkıh anlayışı ile çağdaş hayatın ihtiyaçları arasında bir kopukluk var mı?” sorunuza. İslam fıkhı, İslam toplumunda uygulanan bir fıkıhtır. Mevcut
toplumun yaşadığı hayata baktığımızda maalesef bu hayata İslami hayat dememiz mümkün değildir. Bu hayat gayri İslami bir hayattır. Bu vakıayı inkar etmek mümkün değildir. Birinci sorunuzda da kısaca bu konuya değinmiştik. Çağdaş hayatın ihtiyaçları, maalesef gayri İslami ihtiyaçlardır! Gayri İslami ihtiyaçlara İslam Fıkhı niçin çözüm üretsin ki? Daha önce ki; sorunuzda değindiğimiz gibi, İslami hayatı reddeden batılı aydınlar kabul ettikleri çağdaş hayatı yaşamaya karar vermişlerdir. Varsa bir sorun bu onların sorunudur. Çözüm üretmekte onlara düşer! İslam alimleri çağdaş hayatın sorunlarına çözüm sunmakla görevli değillerdir. Toplum İslami hayatı yaşamaya karar verdikleri gün, İslam alimleri Müslümanların her ne sorunu varsa o sorunlara çözüm bulmakla görevlidirler. Bu konuda İslam müktesabatı yeterlidir! Kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın! Yeter ki, Müslümanlar İslam fıkhını uygulamak için, hayata hakim kılmak için kara versinler. Şayet sizce bu konuda bir sorun görünüyorsa emin olun bu sorun, Müslümanların İslam fıkhına teslim olma sorunudur! Ancak burada dikkat edilecek husus şudur: Müslümanlar İslam dışı zararlı herhangi bir cereyanı gündeme taşımasınlar! İslam dışı zararlı bir fiili yapmak için harekete geçmesinler! Fıkıh kitaplarını incelediğimiz zaman İslam alimleri – fakihlerimiz mevcut sorunlara cevap verdikleri gibi, farazi meselelere bile çözümler sunduklarına şahitlik ederiz.
Bu sebeple İslam alimlerinin açıklamadığı, izah etmediği konu görmek, bulmak çok zordur. Tüm bunlara rağmen, ileri ki dönemlerde teknolojinin gelişmesiyle,modern dünyanın ihtiyaçları çoğalınca elbette ortaya çıkacak yeni meseleler olacaktır! Yeni meselelerin çözümü nasıl olacak? Şeklinde bir soruyla karşılaşınca ona verilecek cevap şudur: Yeni İÇTİHAT. Bu konuda asrın fakihi Yusuf Kerimoğlu hocamız aynen şöyle buyurmaktadır: “
İctihad meselesine gelince: Kitap, sünnet ve icma’da hükmü bulunmayan bir meselede (fer’i bir konuda); müctehid olan bir fakihin, bütün gücünü harcayarak bir sonuca varmasına ictihad denilir. (2) İslam alimleri; ictihad kapısını kapatmamış, aksine müctehid seviyesinde alimlerin yetiştirilmesinin farz-ı kifaye olduğunu belirtmişlerdir. Fer’i meselelerde ictihadda bulunan kadı’nın (hakim) “isabet ederse iki sevaba, hata ederse bir sevaba nail olacağı” sünnet ile sabittir. (3) Hata eden müctehidin günahkar olmaması, önemli bir hadisedir. Müctehid olan kimselerin, ictihadda 
bulunmaları teşvik edilmiştir. (4) Bir kimsenin ictihad yapabilmesi için; Kur’an-ı Kerim’de yer alan ahkam ayetlerinin lafızlarını, bu lafızların ıstılahi manalarını, şari’nin kasdını, konulan hükümlerle sağlanan maslahatı ve bertaraf edilen kötülüğü (mefsedeti) bilmesi şarttır. Ayrıca nasların; amm, has, mücmel ve sarih olanlarını , müteşebihatını, nüzul sebeplerini, nasih ve mensuhlarını, hükümlerin tearuzu (çatışması) halinde tercih kaidelerini bilmesi zaruridir. Bazı fakihler, müctehid kişinin Kur’an’ın tamamını ezberlemesini, şart koşmuş, bazıları ise bu ezberi ahkam ayetleri ile sınırlamışlardır. İctihad yapabilmek için sünneti bilmek de şarttır. Ahkam ile ilgili sünnetlerin neler olduğunu bilmeyen kimse ictihad yapamaz. Üzerinde icma edilen hükümleri de bilmek şarttır. İmam-ı Subki “Eğer bir kimse kitabı, sünneti, selef-i salihinden olan ulemanın ittifak (icma) ve ihtilaf ettikleri meseleleri, Arap dilini, kıyas ilmini, tafsilatı ile bilirse, o, müctehid mertebesine ulaşmış kişidir. Yoksa bütün ilimlere vakıf olmaları şart değildir.” (5) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Müctehid olmayan bir mükellefin; bir meseleyi çözmek için bütün gücünü sarfetmesi ve bir sonuca varması ictihad değildir. Usul uleması, bu gayrete “Taharri” ismini vermiştir. İctihad edebilecek derecede ilme sahip olmayan bir mükellef; zaruri olarak, fakihlerin tercih ettiklerine uymak durumundadır. Bilgi ile amel, şekk ve tereddüdden hayırlıdır. (6)” Yani içtihat etme gücüne sahip alim varsa içtihad eder meseleyi çözer. Müçtehid seviyesinde alim yoksa ilmine güvenilir alimlerden oluşan ilmi bir heyet kurulur, bu ilmi heyetin çalışmaları neticesinde varılan sonuca göre amel edilir.
Mezhep farklılıkları bugün Müslümanlar arasında bir zenginlik mi yoksa ayrışma sebebi mi hâline geldi? Fıkıh bu konuda nasıl bir denge kurmalı?
Mezhep farklılıkları her zaman rahmete vesilesi olmuştur. Geçmişe yönelik Müslümanlar arasında meydana gelen bazı olaylar cehaletten kaynaklanan münferit olaylardır. Bu istenmeyen olayların yaşanmasını İslam düşmanı müsteşriklerin İslam mezhepleri aleyhinde yaptıkları olumsuz çalışmalara ve müçtehit imamlara saldırmalarına bağlamak gerekir! Bu birkaç basit olayı bahane ederek koskoca İslam tarihinde Müslümanları bir arada ve canlı tutan mezhepleri eleştirmek mezhep düşmanlarının işidir! Müçtehit imamların fıkhi ihtilafları ümmet için hep rahmet olmuştur. Konumuzla ilgili olarak Yusuf Kerimoğlu hocamız “Emanet ve Ehliyet-İslam İlmihali” isimli eserinde şunları diyor: “İslâm ulemâsından bazıları; “Ehl-i Sünnet’in müctehid imamları, delâlet-i ve Subuti kat’i olan nasslarda ihtilâfa düşmemişlerdir. Ancak zanni olan konularda; (Yani İctihad’ yapılması zaruri olan meselelerde), sadece Allahû Teâla (cc)’nın rızası için, ictihad etmiş ve dayandıkları delilleri açıklamışlardır.
İctihad’a konu olan fer’i meselelerde ihtilâfın caiz olduğu “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” (1) Hadis-i Şerifi ile sabittir. Hanefi fûkahâsından Alaûddin El Haskafi: “Bir de ulemânın ihtilâfının rahmet eserlerinden olduğunu bilmesidir. İhtilâf ne kadar çok olursa, rahmet o kadar bol olur” hükmünü zikrediyor. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydediyor: “İhtilâftan murad; müctehid imamlar arasında fer’i meselelerde cereyan eden ihtilâftır. Yoksa mutlak ihtilâf değildir. Evet mezhep imamlarının ihtilâfı ümmet için bir genişlik ve kolaylıktır.” (1) El Aclûni-Keşfû’l Hefa-Beyrut: 1351, C: 1, Sh: 64 vd. Hadis No: 153.
İbn-i Abidin-Reddü’l Muhtar Ale’d Dürrü’l Muhtar-ist: 1982, Şamil Yay. C: 1, Sh: 83-84.) Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet-İslam İlmihali,C/1, sh:52.
Dolayısıyle ilmi seviyeden yoksun kimselerin mezhepler arasındaki farklılıkları bahane ederek fitne çıkarmalarını büyütmemek ve dikkate almamak gerekir. Farklılıkların rahmet oluşuna bir misal verecek olursak; vücuda uyuşturucu alınması yasaktır. Hanefi mezhebine göre zaruretten dolayı caiz görülmüştür. Bugün yapılan ameliyatların tamamı Hanefi mezhebinde ki ruhsata göre yapılmaktadır. Ümmet için Müslümanlar için rahmet değil midir?
Dijital çağda ortaya çıkan yeni meseleler (sosyal medya, yapay zekâ, kripto paralar vb.) fıkhî açıdan nasıl ele alınmalı?
Bu konuda fazla bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü konu günümüzü ilgilendiren bir konudur. Bu konu hakkında fıkıh kitaplarımızda açık ve net hükümler görmek çok zor. Ancak ilmi seviyesi yüksek alimler metinleri inceleyip bu konuda bir şeyler söyleyebilirler! Günümüzde içtihat edecek seviyede alim olmadığı için kesin bir hüküm verilmesi de oldukça zordur. Konu hakkında görüş belirten bir çok insan vardır, ancak bu insanların verdikleri hükümlerin Müslümanları bağlaması oldukça zordur… Günümüzde insanlar birazda nefislerine uygun düşen görüşleri alma yarışında oldukları için, yanlışta olsa nefislerine hoş geldiği için alıp kabul edebiliyorlar… Yada verilen hükümler doğru olsa bile, nefislerine ağır geleceği için o hükümleri almak istemiyorlar… Yani Müslümanları bağlayıcı vasıfları olmuyor… Müslümanların bir Halifesi olmadığı, sistemin İslami sistem olmadığı dönemlerde ilmi seviyesi ne olursa olsun kimsenin ümmeti bağlayıcı fetva vermesi mümkün değildir. Müslümanların bu tür konularda içlerinin rahat olabilmesi için mutlaka MÜÇTEHİD ulemayı yetiştirmeleri şart!…Ulemanın yetişeceği medreselerin açılması şart! Hilafet sistemine gidecek yolda buradan geçmektedir. İlim şarttır!!!
Gençlerin dinden uzaklaşmasında fıkıh dilinin ve üslubunun payı var mı? Daha anlaşılır ve kuşatıcı bir fıkıh dili mümkün mü?
Acizane bu konuya verilecek cevap; ilk baştaki sorunuza verdiğimiz cevabı aynen verebiliriz. Maalesef günümüzde uygulanan eğitim sistemi Müslümanların kendi öz kültürlerine dayanan bir eğitim sistemi değildir. Eğitim kurumlarında uygulanan müfredat İslam’a göre hazırlanmış bir müfredat değildir. Konunun daha net anlaşılabilmesi için Medrese eğitimini gündeme almak elzemdir. Selçuklular döneminde, Osmanlılar döneminde uygulanan eğitim modellerini gündeme almak şarttır. İslam’a göre hazırlanmayan, batı standartlarına göre hazırlanan eğitim programları bizi bu hale getirmiştir! Bu müfredata göre eğitim gören bir gencin İslam fıkhı hakkında olumlu bir görüşe sahip olmasını beklemek çok yanlıştır. Böyle bir eğitim programından yetişen genç elbette İslam fıkhını sevemeyecektir, İslam fıkhına düşman olacaktır. Fıkıhtan kaçacaktır. Günümüz gençliğinin asıl
problemi fıkıh veya fıkıhsızlık problemi olduğunu söylemekte çok yanlıştır. Günümüz gençliğinin asıl problemi iman etme problemidir. İslam’ı sevme ve İslam’ı öğrenme problemidir. Dolayısiyle günümüz gençliğinin dinden özellikle İslam dininden uzaklaşma sebebinin eğitim sistemi olduğunu söylemek şarttır. Maalesef eğitim kurumlarına ideolojik bir eğitim sistemi hakimdir! “Amerika ile yapılan temel eğitim anlaşması, 27 Aralık 1949’da imzalanan ve 18 Mart 1950’de TBMM’de onaylanan Fulbright Eğitim Komisyonu anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Türkiye ve ABD arasında eğitim/kültürel değişim yoluyla ortak anlayış geliştirmeyi amaçlar. Komisyon, 4 Türk ve 4 Amerikalı üyeden oluşan ortak bir yapıyla 76 yıldır faaliyet göstermektedir.” Bu anlaşma gereği dayatılan eğitim programı 1950 yılından sonraki program!… Peki 1950 den önce uygulanan eğitim programı nasıldı? Daha mı iyiydi? “Evet, Mustafa Kemal Atatürk döneminde okullardaki din dersleri kademeli olarak azaltılmış ve kaldırılmıştır; 1927’de ortaokullardan, 1930’da ise ilkokullardan çıkarılmış, bu süreç Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitim sistemine geçişin bir parçasıdır. Atatürk döneminde din eğitiminin aileye bırakılması hedeflenmiş ve din eğitimi, devlet kontrolünde olan dini kurumlar (medreseler, tekkeler) kapatılarak ve okullardan çıkarılarak yeniden düzenlenmiştir.” “Ülkemizde din dersleri, herhangi bir gerekçe gösterilmeden 1931 yılında şehir ilkokullarından, 1939 yılında ise köy ilkokullarından tamamen kaldırılmıştır. 1949 yılına kadar hiçbir eğitim kademesinde okullarda din dersi yer almamıştır.” Maalesf İslam, önce eğitim kurumu olan okullarda yasaklanmıştır. İslamsız yetişen nesilden ne beklenir? Bırakın fıkıh konusunu İslam yasaklanıyor!!! Hatta TBMM’de yasa tasarısı hazırlanarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin dininin Hıristiyanlık olması isteniyor!
Bir dergide gençliğin İslam’dan uzaklaşmasının sebepleri dile getirilmiştir, faydası olabileceği için buraya almayı uygun buldum.
“Nedir insanımızı, gençlerimizi dinden uzaklaştırıcı sebepler?
Ülkemizde uzun senelerdir, her yaştan insanımızda, bilhassa gençlerimizde dîni yaşama hususunda bir gevşeklik, dînî kuralları kulak ardı edip, onlara karşı bir umursamazlık görülüyor. Şu açık bir gerçek ki, insanlar îman ve amel bakımından, ne zamandır çok zayıfladılar. İnanç boşluk kabul etmez! Îmanlar zayıflayınca, yerini doldurucu(!), inancı sıfırlayan “ateizm” veya çarpıtan “deizm” gibi pek çok akım zuhur etti ve yaygınlaştı.
Buna ilâveten ahlâkî çöküşteki savruluşlar, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, psikolog kapılarından medet uman, hattâ intihara sürüklenerek hayatlarına son verenlerin acınası hâlleri, ülke insanı olarak bizi derinden yaralamakta… Ne yazık ki, dindar bir gençlik yetiştirilemedi. Esefle belirtelim ki, İmam-hatipliler de bu menfîliklerin dışında değil.
Nedir insanımızı, gençlerimizi dinden uzaklaştırıcı sebepler?
Biz konuyu iki şekilde incelemek istiyoruz: Dış sebepler, iç sebepler.
DIŞ SEBEPLER
Bilindiği üzere, çağ hızla akıyor. İletişim ağlarının geliştiği bir asırda, elbette insanlar arası iletişim kaçınılmaz. Teknolojik gelişmeler, onların olumlu veya olumsuz tesirleri, bırakın gençleri, olgun insanlar üzerinde dahî rahatlıkla görülüyor. Ama gençler teknolojiye daha çabuk hâkim olduklarından, menfi oluşumlar, pek tabiî, onlarda daha çok tesir icrâ ediyor. Dijital iletişim araçlarının içindeki bilgiler, filmler, oyunlar vb. sosyal medya mecrâları, youtube kanalları, facebook ortamları, instagram hesapları; ister istemez gençleri sarmalayarak hemen içine alıyor. Büyüklerin; “Bunlar zararlı, aman bu tür ortamlara girmeyin!” demesi, çözüm değil. Günümüz dünyasında özellikle gençlerin, böylesi iletişim ortamlarından ayrı kalmalarının mümkünâtı yok. Eskiden televizyon vasıtasıyla; “Evlerimiz günah yuvası oldu!” derken, şimdi bu araçlar, çok yönlü çeşitlenerek ceplerimize kadar girdi.
Peki, bu menfîlikler karşısında ne yapılabilir?
-O âletleri şuurlu kullanma tavsiye edilebilir. Bu maksatla okullara; “medya okur-yazarlığı” dersi kondu. Ne kadar tesirli, orası tartışılır. Fakat bu çalışma, sahanın menfîliklerini giderme adına bir tuğla koymaktır.
-Dijital âletlerin zararlarından korunmak için filtre süzgeci getirilebilir. Ama bu da zaman zaman ters tesir yapabiliyor.
-En akıllıca yapılacak çalışma, o mecrâlara müslümanların da girmesidir. Elbette bu iş için büyük emek, gayret ve fedakârlık sarf etmek gerekiyor. Popülist alanlarda dolaşan pek çok saçma ve sapkın görüşlere, derhal karşı cevaplar oluşturucu, zihinleri ikna edici, uygun ve doğru muhtevâya sahip bilgileri, küçük çaplı filmleri, videoları sosyal medya ortamlarında, şuurlu olarak müslümanlar da kullanmalıdır. Bu işe özel önem atfedilmelidir.
Yapılan çalışmalar gençlerin dilini kullanarak, sıkmadan, bunaltmadan, hem eğlendirmeli hem düşündürücü olmalı. Bunun için, işin dertlileri oturup kafa yormalı, alın teri dökmeli. Kanaatimizce bu iş, devrin cihâdıdır. Çünkü geleceğimizin teminâtı gençlerimiz elimizden kaymamalı. Böylece gençlerin îmânî ve îtikâdî olarak savrulmalarının önüne geçilmiş olur.
Diğer dış sebeplere de değinmek isteriz. Gençlerle çok çabuk yakın temâsa geçen, onlarla hızlıca maddî ve rûhî bağlar kuran din tahripçisi misyonerler de, insanlarımızın dinden uzaklaşmasına sebep oluyorlar. “Çağdaşlık” ve “modernlik” adına propaganda yapan, özellikle büyük şehirlerde kendini bu işe adamış kişiler var ve sahalarında oldukça başarılılar. Çünkü genç, değişimi seviyor, yeni arayışlar istiyor; dinsiz, keyfî ve özgür davranışlar hoşuna gidiyor.
-Sözde din adına gerçekleştirilen terör olayları (kafa-kol kesme hâdiseleri), kişilerin dinden soğumasına sebep oldu, oluyor. Kişi kendisi İslâm’ı bilmediğinden, güzel ve mükemmel dînimizi, yanlı mihrakların lanse ettiği gibi algılıyor. Zaten adamların tam da yapmak istedikleri bu.
-Bazıları da, İslâm’da savaşın emredilmesinden duyduğu rahatsızlık sebebiyle, dinden nefret ediyor. Oysa insan, her şeyi sorguladığı gibi bu konuyu da sorgulayıp, oradaki hikmeti kavrayabilir. Ama kolayına kaçıp dinsizliğe kaymak daha çok işine geliyor.
-Kimi gençler, düzgün bir rol-model bulamadığından, neye inanıp neye inanmayacağı hususunda tam bir tespit yapamıyor, doğru kaynaklara ulaşamıyor. Neticede bunlar, ortama göre dînî tercih yapıyorlar.
-Kimileri insanların kader çizgisinde yaşadıklarına isyan ederek, dinden kopuyor. Hâlbuki bizim dînimizde, bir “hidâyet” inancı mevcuttur. Âlemlere Rahmet olarak gönderilmiş olan Efendimiz, insanları en güzel dille İslâm’a dâvet ettiği hâlde, îman etmeyen pek çok muhatabı olmuştu. Günümüzde de herkesin müslüman olması gibi bir şart yoktur, olamaz da.
-Bir de felsefî boyutta; -hâşâ- “Allah vardır, yoktur!”, “Öldükten sonra hayat var mı?” vb. tartışmaların, çok akıllı olduğunu (!) iddia edenler tarafından ulu orta ve her mahfilde konuşulması da, saf zihinleri ifsâd ediyor. Oysaki bu ve benzeri görüşler, asırlar boyunca pek çok kez çürütülmüştür. Ancak onların müslüman bir toplumda inanç esasları üzerinde, ilmîlik (!) kisvesiyle hoyratça konuşması, elbette üzücü ve affedilmez bir hâldir.
-İnsanların, bilhassa gençlerin dinden uzaklaşmasında Batı kaynaklı din-bilim çatışmasının tesiri var. Bu düşünceye sahip olanlar dîni, “mistik bir mitoloji” olarak ele alıyorlar. Dolayısıyla dîni, “akıl ve bilim dışı” olarak görüyorlar. Oysa dinsiz bir hayat, insanlara bugün olduğu gibi bencillik ve başıboşluk telkin eder. Bu ise, hem ferdî açıdan hem de toplum olarak insanlara büyük felâketler getirir.
Sosyal medya ortamlarında “dinsizlik” o kadar teşvik ediliyor, ateizm ve deizm o kadar propaganda ediliyor ki, zihninde ve gönlünde bunların alternatifi bulunmayan gençlik, bu kadar yaygın bir şekilde anlatılanlara hemen kendini bırakıyor, teslim oluyor. Böylesi gençler, ne din konusunda, ne de kendisine sunulanlar konusunda aslında, tam bir bilgi sahibi değiller. Sorsanız, arkasından gittikleri saçmalıklar hakkında bir şey söyleyemiyorlar. Ancak asıl mesele, bu bozuk ve bâtıl inançların, ahlâkî yozlaşmanın gençlere nasıl yansıtıldığıdır. O sapkın ideolojiler, öyle süslü kılıflarla anlatılıyor ki, genç o süslemeye, o özendirmeye aldanıyor, cilâlı ambalajlara çabucak kanıyor, sonrasında kayıyor.
Hâsılı, dinden uzaklaşan gençlerin pek çoğunun dînî bilgileri zayıf, hatalı ve yetersiz… Bu kişiler hayatı önemsemeyen, günübirlik takılan gençler… Modernlik meraklısı olan bu grup, yeni yorumları öğrenme zahmetine girmeden, hızlıca dîni suçluyor. Dîni, hayat şartlarına aykırı ve çağdışı olarak görüyor ve saçma buluyor. Şimdiye kadar insanlara hep özgür olma, kendi ayakları üzerinde durma gibi, popülist kültürün telkinleri yapıldığından, gençler dînin hayatlarına karışmasını istemiyorlar. Onlar “canlarının istediği gibi”, “keyiflerince” yaşamanın önünde, dîni engel görüyorlar. Bu sebeplerle dîni, çağdaş bulmuyor, “eskilerin klasik demode fikirleri” olarak değerlendiriyorlar. Maalesef acı tablo budur.
Evet, o zaman netice olarak; gençlerin îman ve îtikatlarını zayıflatıcı, hattâ ifsâd edici onca menfî sahaya, olumlu alternatifler sunulmalı, deriz. Yüce İslâm Dîni’nin güzellikleri, günümüzde inançlı olmanın mecburî ve doğru istikâmet olduğu, îmânın kişiye sağladığı huzur, ibadetlerin kişiye nasıl bir enerji, arınma ve ulvî bir güç kattığı, güzel ahlâkın önemi, çağın son teknolojilerini kullanarak bazen açıkça, bazen çaktırmadan, muhtevaya yedirilerek verilmelidir. İnkârcı akımların sapkınlıkları da, bütün netliğiyle gözler önüne serilmelidir. Çağımızın iletişim teknikleriyle gençlere ulaşmanın yolu, mutlaka, ama mutlaka sağlanmalıdır.” (Şebnem Dergisi, Nurten Selma ÇEVİKOĞLU, Mayıs 2022, Sayı: 207)
Kadınların toplumsal hayattaki yeri konusunda fıkhın yanlış anlaşıldığını düşündüğünüz noktalar nelerdir?
Evet, toplumda kadının yeri hakkında bazı yanlış bilgiler var. Mesela hala Anadolu’nun bazı yerlerinde, “Kadınlar Cuma namazı kılabilir mi?”, “Kadınlarla istişare yapılmaz!”, “Kadın ne derse sen onun tersini yap,doğrusu odur”, “Kadın hayvan kesebilir mi?” inancı vardır. Elbette bunlar yanlıştır. Müsait olan her mükellef gibi kadında yenmesi helal olan hayvanları rahatlıkla kesebilir. Hiçbir sakıncası yoktur. Bu konuda yazılmış kitaplar vardır. Okunmasını tavsiye edebileceğim kitaplar vardır. Mustafa Çelik hocamızın kaleme aldığı; “MODERN HURAFELERDE KADIN ALEYHTARLIĞI”, “UYDURMA HADİSLERLE KADIN ALEYHTARLIĞI” ve Melahat Aktaş Hanımın kaleme aldığı “İSLAM TOPLUMUNDA VE ÇAĞIMIZDA KADIN” isimli kitaplarını tavsiye edebilirim.
“Peygamber Efendimiz, kadına değer vermiştir. Cahiliye döneminde değersiz görülen kadının değerini “Cennet annelerin ayakları altındadır” sözleriyle göstermiştir. “Kime iyilik yapayım?” diye soran sahabeye üç defa “Annene” demesi, torunu Ümame’yi omzunda taşıması ve kızı Hz. Fatıma’ya saygısını göstermek için ayağa kalkması bunun kanıtlarıdır. Ayrıca Peygamberimiz, hanımlarıyla sık sık istişare etmiştir.
Kur’an ve Sünnet’e bakıldığında, kadının anne, eş, kardeş ve evlat olarak toplumda saygın bir yeri olduğu açıkça görülür. Peygamber Efendimiz’in ağzından kadınları aşağılayan ifadeler çıkması mümkün değildir.
Günümüzde “haram-helal” algısının zayıflamasını neye bağlıyorsunuz? Bu algı nasıl yeniden güçlendirilebilir?
Baştan beri hep aynı şeyleri söylüyoruz. Tüm sorunlarımızın temelini İmanın ve inancın zayıflığı veya yokluğu oluşturuyor. Allahü Teala cc.’ya ne kadar bağlılığımızın, emir ve nehiylerine ne kadar uyduğumuzun temelini iman ve inanç bilincimiz belirler. AllahüTeala cc.’yı olması gerektiği gibi anlayabildik mi? AllahüTeala cc.’yı olması gerektiği gibi sevebildik mi? AllahüTeala cc.’ya olması gerektiği gibi teslim olabildik mi? İslam’ı tam anlamıyla anlayabildik mi? İslam’ın tüm hükümlerini öğrenebildik mi? İslam’ın tüm ahkamını anlayabildik mi? İslam’ın tüm hükümlerine teslim olabildik mi? İşte bunların tamamı bizim helal ve harama bakış açımızı oluşturur. Yani hakkıyle Allahü Teala cc.’dan hakkıyla korkuyorsak “helal-haram” algısı o derece kuvvetlenecektir. Allahü Teala cc.’ya olan sevgimiz, inancımız ne kadar ziyadeleşirse “helal-haram” algısı o kadar kuvvetlenecektir. Aksi ise, “haram-helal” algısının zayıflamasına sebep olacaktır. Yine aynı şeyi söylüyoruz mesele İMAN-İNANÇ meselesidir.
Haram-helal algısının zayıflaması, dini hassasiyetlerin azalarak şüpheli şeylerin artması, toplumsal yapıda manevi değerlerin erozyonuna ve yozlaşmaya neden olan ciddi bir sorundur. Bu durum, bireylerin kazanç, yeme-içme ve günlük yaşamlarında dini yasakları (haram) ve izin verilenleri (helal) ayırt etme yeteneğinin azalmasıyla ilgilidir.
Haram-helal algısının zayıflamasının temel nedenleri ve sonuçları şunlardır:
Toplumsal Yozlaşma ve Şüphe: Helal ve haram arasındaki çizginin belirsizleşmesi, insanların şüpheli durumlara (şüpheli kazanç, yiyecek vb.) daha rahat düşmesine ve sonunda harama bulaşmasına neden olmaktadır.
Maneviyatın Azalması: Dini değerlerin, geleneksel yaşamın ve eğitimin zayıflaması, genç nesillerin haram-helal kavramlarını tam olarak anlamamasına yol açmaktadır.
Ekonomik ve Sosyal Etkiler: Faiz, hırsızlık, yalan ve haksız kazanç gibi durumlara yaklaşım, toplumun huzurunu ve güvenini tehdit eden önemli bir sorun haline gelmektedir.
Beslenme ve Yaşam Tarzı: Helal gıda bilincinin azalması, Müslüman bireylerin yaşam kalitesini ve dini inançlarının gerekliliklerini yerine getirmelerini olumsuz etkilemektedir.
“Haram-helal” algısının yeniden güçlendirilebilmesi için, İslami eğitim şart. Yetişen gençliğe, yeni nesle bu şuurun verilmesi şart. Bu sorunla mücadele etmek için dini eğitimin güçlendirilmesi ve helal bilincinin toplumun her kesiminde artırılması şarttır.
Fıkıh, ahlak ve tasavvuf arasındaki ilişki günümüz Müslümanının hayatında yeterince kurulabiliyor mu?
Günümüz Müslümanlarının hayatında fıkıh, ahlak ve tasavvuf arasında ki ilişki genellikle yeterince kurulamamakta, bu üç alan birbirinden kopuk “seküler ahlak”, veya “içeriksiz tasavvuf” şeklinde tezahür etmektedir. Maalesef yine aynı cümleleri kurmak durumunda kalacağım. İslam fıkhına uygun bir eğitim alamayan günümüz müslümanları, fıkhı, ahlakı, tasavvufu asli hüviyetine bağlı olarak nasıl alacaklar ve nasıl uygulayacaklar? Haliyle içerikten uzak, gösterişe dayalı bir ahlak ve tasavvufi bir hayat oluşacaktır! Günümüz toplumlarında fıkhi anlayışlar çok zayıf olmakla birlikte, tasavvufi anlayış biraz daha fazla ilgi alanı olmaktadır. Yapılan amellerin ilmi temeli olmayınca meydana gelen amellerde topal ördek misali oluyor! Tasavvufi hayatı benimseyen kimselerin temel hedefi, cennete kısa yoldan kavuşabilme hayalleridir! İslami yaşantıdan haberi olmayan nice insanların bu yolu tercih etmelerinin sebebi budur! Maalesef günümüzde kısa yoldan cenneti elde edebilme amaçlı olarak tasavvufi hayatı tercih eden kimselerin bu düşüncelerinin temeli İslam fıkhına dayanan bir düşünce değildir. İslam nizamından uzak ortamlarda yaşayan insanların tasavvuf i anlayışları ve tasavvufi yaşantıları ne derece sağlıklı olabilir!!!
Bu konuda çok şey söylenebilir. Ancak özet olara şunu söylemek mümkündür. İlk mutasavvıflar, hallerinde, davranışlarında, yaşantılarında, inançlarında mutlaka bir müçtehide bağlı olarak yaşıyorlardı. Müridlerine de bu yönde nasihatlerde bulunuyorlardı. İslami hassasiyetleri güzeldi. Ancak, daha sonraki dönemlerde bu hassasiyet kaybolmuş yerine, kendi anlayışları ve kendi görüşleri hakim olmuştur. Kendilerini müçtehid alimlerden daha üstün görmeye başlamışlardır. Bir çok konuda hem kendileri doğru yoldan çıkmışlar, hem de peşlerine taktıkları insanları yanlışa sürüklemişlerdir. Tasavvuftaki bozulmada böyle başlamıştır! Merhum Said Havva’nın tesbiti bu yöndedir
Sonuç olarak, fıkhın emrettiği davranışları tasavvufun derinliğiyle (ihsan) ve ahlakın güzelliğiyle taçlandıran bir bütüncül yaklaşımın hayatın her alanında inşası gerekmektedir. Her davranışı bu güzellikle taçlandıran bütüncül anlayış, hayatın her alanına hakim kılınabilirse işte o zaman fıkha dayalı hem güzel ahlak, hem de tasavvufi hayat vucut bulabilir.
Bir Müslüman, modern dünyanın baskıları karşısında fıkhî hassasiyetini nasıl koruyabilir?
Müslümanlar modern dünyanın değil, her zaman Allahü Teala cc.’nın kulu olduklarını asla unutmamalıdırlar. Allahu Teala cc.’nın emirlerine tam bir teslimiyetle sarılmalıdırlar. Yaşantılarında, inançlarından asla taviz vermemelidirler. Taviz tavizi gerektirir ilkesini asla unutmamalıdırlar. Fıkıh yukarıda ikinci soruda da belirttiğimiz gibi İslam’ın hayata uygulanmasındaki kural ve kaidelerdir. Bu kural ve kaidelere sahip çıkılmalıdır. Bu kural ve kaidelerin her nesil gençliğe öğretilmelidir. Müslümanlar İslam fıkhına ne derece bağlı kalırlarsa o nisbette modern dünya denen dünyanın baskılarından kurtulacaklardır. Hak gelince batıl yok olmaya mahkumdur. Mahkum olacaktır.
Sizce bugünün Müslümanlarının en çok ihtiyaç duyduğu fıkhî bakış açısı hangi temel ilke üzerine kurulmalıdır?
Bugün Müslümanların üzerinde durmaları gereken en temel ilke ve ihtiyaç duydukları fıkhi bakış açısı “İslam Fıkhına” bağlılık ve “USUL-Ü FIKIH” ilmine bağlılık olmalıdır. Mezhepler ve Fıkıh ilmi de bu temel ilke üzerine kurulmuştur. Günümüzde mezhepleri reddeden bazı mezhepsiz mübtediler türemiştir. Bu sapık insanlara karşı Müçtehit imamların İslam Fıkhındaki yerlerini iyi bilmek, iyi öğrenmek ve yeni nesle iyi öğretmek lazımdır. Mezhep imamlarını yok saymak İslam dinini yaşanmaz hale getirmek demektir. Mezheplere ne lüzum var diyenler, kafa sayısına göre mezhep ihdas ettiklerinin farkında değillerdir. Herkes kendi kafasına göre içtihat ederse iki kişiyi bir araya getirmek mümkün müdür? Mezhepsizlik konusunda Osmanlı dönemi ulemasından merhum Zâhid el-Kevseri’ye ait; “el-Lâmezhebiyye kantaratü’l-lâdiniyye” sözü, çok anlamlı bir tesbittir. Mezhepsizliğin, yani bir mezhebe bağlı bulunmayı reddederek, herkesin âyet ve hadîslerden kendi anladığına uymasını müdafaa eden cereyanın, müslümanları nereye getirdiği, yani mezhepsizliğin, dinsizliğe köprü olduğu bu asırda bizzat müşahade edilmiştir.”
Son yıllarda fıkıh ilmi ile ilgilenen iyi niyetli bir çok kimse usul-ü fıkıh ilmini bilemedikleri için kaş yapayım derken göz çıkarabilmektedirler. Fetva verirken yanlış fetva vermelerinin temelinde yatan gerçek neden de budur!
Son olarak şu hususa dikkat çekmek isterim: Fıkıh ilmi ilimlerin en güzelidir. Hadis-i şerifte; “İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir” buyurulmuştur. Zira; bu hadis-i şerif , İslam’da ilme, özellikle de günlük hayatın dini hükümlerini bilmeye verilen önemi vurgulayan bir hadis-i şeriftir. Fıkıh, helal-haram ölçülerini, ibadetlerin doğru yapılmasını sağladığı için dini ayakta tutan temel ilim olarak kabul edilir.
“Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden, hadis-i şeriflerden, icma-ı ümmetten ve kıyâstan meydana gelmektedir. Fıkıh bilgisinin bu dört kaynağına Edille-i şer’iyye denir.
Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
“Bir işte anlaşamazsanız bu işin hükmünü, Allah ve Resulüne arzedin!” [Nisa 59]
Buradaki arzedin emri müçtehid âlimler içindir. Çünkü Allahü teâlâ, âlimlere sorulmasının gerektiğini bildiriyor. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: “Bilmiyorsanız âlimlere sorun!” [Nahl 43]
“Fıkıh öğrenmek her müslümana farzdır. Fıkhı öğrenin ve öğretin, cahil olarak ölmeyin!” (İ. Maverdi)
“Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.” (Beyheki)
“Âlimlerin en hayırlısı da fakihlerdir.” (İ. Maverdî)
“Allah, iyilik etmek istediği kulunu fakih yapar.” (Buhârî)
“Fıkıh bilmeden ibadet eden, karanlık gecede eksik bina yapıp, düzeltmek için gündüz yıkana benzer.” (Deylemî)
“Az fıkıh, çok ibadetten iyidir. İhlasla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur.” (Taberani)
Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır. Fıkıh âliminin Müslümanlara sağladığı faydanın sevabı, cihad sevabından çoktur.” (Redd-ül-muhtar)
Mezhep imamları, “Âlimlerden sorup öğrenin” mealindeki âyet gereğince, Kur’an-ı kerimin manasını, Tabiinden ve Eshab-ı kiramdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır.
Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh, âyet ve hadislerden çıkarılmıştır. (Hadika)”