Yokluğun metni: Yazılmamışın hikâyesi

Yokluğun metni: Yazılmamışın hikâyesi

Merhaba Sevgili Okur…

Yeni bir yazıyla birlikteyiz yine. Bu kez yazılanın değil, yazılmayanın; yaşanılanın değil, yaşanılmayanın izini sürelim istedim. Ama öncelikle okuduğumuz hiçbir kitabın aslında “tam” olmadığı gerçeğini kabul ederek başlayalım yolculuğumuza. Hatta daha ileri giderek şunu diyelim: Okuduğumuz her kitap, esasında yazılmamış bir kitabın başarısız bir taslağıdır. Edebiyatı hâlâ tamamlanmış eserler üzerinden konuşmak, bence onun en temel gerçeğini görmezden gelmek demektir. Zira edebiyat; yazmak kadar, aynı zamanda vazgeçmek sanatıdır. Unutulmamalıdır ki, edebiyat hayattan ayrı bir yerde durmaz; bilakis onun içinden sızar. Hayatın kendisi de en az edebiyat kadar yarım, eksik ve vazgeçilmiş ihtimallerle doludur.

Aslında biz okuyucular, edebiyatı kutsallaştırmayı severiz. Oysa gerçek şu ki; bir yazarın yayımladığı metin, yazabildiği değil, vazgeçmek zorunda kaldığı şeylerin artığıdır belki de. Her cümle, çöpe atılmış onlarca cümlenin mezar taşı gibidir. Bir kitabın sayfalarını çevirirken gözümüz ilk başta kelimelere takılır. Oysa metnin asıl yankısı çoğu zaman boşluklarda saklıdır; olmuş olanla olabilecekler arasındaki o derin boşlukta… Yaşamda da öyle değil mi zaten? Yarım kalmış, tamamlanmamış her hikâye, binlerce farklı versiyonuyla o boşluklarda yazılmaya devam etmiyor mu? Söylenmemiş sözlerin, atılmamış adımların, ertelenmiş duyguların ağırlığında…

İşte aynen bunun gibi, kitaplardaki cümlelerin arasında da silinmiş ihtimallerin ince tozu dolaşır durur. Paragraf, kendisinden vazgeçilmiş bir başka paragrafın gölgesinde yürür usulca. Okur, kendine sunulanı nihai sanır. Oysa hikâye çoktan budanmış, eksiltilmiş ve susturulmuştur. Yarım kalmış bir aşkı düşünün; tam söylenecekken yutulan bir cümleyi… “Kal” demek varken susmayı tercih ettiğiniz o ânı… İşte tam orada, hiç yaşanmamış bir hayat, yaşadığınızdan daha uzun süre sizinle kalır. Çünkü tamamlanan şey kapanır; ama yarım kalan, zihinde giderek büyümeye devam eder.

ıpkı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında olduğu gibi… Raskolnikov’un hayatını biliriz ama yaşayamadıklarını bilmiyoruz. Kaç ihtimal silindi, kaç karakter hiç varolmadı. Belki de o romanın en güçlü hâli “yazılmamış” olandı; ama biz geriye kalanla yetiniyoruz. Leo Tolstoy’un Anna Karenina’sında da durum farklı değildir. Sonu biliriz ama Tolstoy’un yazmamayı seçtiği sonları asla bilemeyeceğiz. Edebiyatın da insanın da en büyük kaybı belki de burada yatar. Çünkü hayat da bir metin gibi ilerler çoğu zaman. Her insan, içinde, kalbinde ve zihninin satır aralarında yaşanmamış ihtimallerin izini sürer: Başka bir şehirde kurulmamış bir hayat, aranıp da çevrilmemiş bir telefon, başlanıp noktayla değil de virgülle bırakılmış bir ilişki… Bunların hepsi, görünmeyen ama hissedilen bir anlatının parçalarıdır.

Belki de edebiyatın ve insanın en çarpıcı gerçeği şudur: Her büyük eser, her yaşanmışlık bir kayıp ihtimaller mezarlığıdır. Yazılmamış, yaşanmamış sahneler; silinmiş, söylenememiş cümleler ve hiç doğmamış karakterler… Hepsi metnin görünmeyen mimarları gibidir. Edebiyatın en büyük ironisi tam da bu noktada başlar.

Edebiyat sadece yazmak, üretmek değil; aynı zamanda silmek ve vazgeçmektir. Franz Kafka bu gerçeği neredeyse açığa vurur. Onun metinlerinin yakılmasını istemesi bir zayıflık değil, radikal bir farkındalıktır. Aynı zamanda bu, sadece edebi bir mesele değil, varoluşsal bir jesttir. Dava ve Şato tamamlanmamış oldukları için değil, hayat gibi eksik oldukları için gerçektir. Virginia Woolf ise bu eksikliği estetiğe dönüştürür. Mrs. Dalloway ve Deniz Feneri, anlatmaktan çok sezdirir; cümleler ilerlemez, dağılır. Hikâye tamamlanmaz, askıda kalır. Çünkü Woolf’un dünyasında anlam, söylenende değil, susulanda yoğunlaşır. Jorge Luis Borges ise en acımasız hamleyi yapar; hiç varolmayan kitaplardan bahseder. Yazılmamış metinleri yazılmış gibi anlatır. Onun hayali kitaplarına baktığımızda belki de diyebiliriz ki, hepimizin içinde böyle bir kütüphane vardır: Yaşanabilecek hayatların, sevilebilecek insanların, söylenebilecek sözlerin bulunduğu ama asla açılmayan bir kütüphane…

İşte bu yüzden hem edebiyat hem de hayat için aynı cümleyi kurabiliriz: “Her şey biraz yarım kalır.” Belki de bu bir eksiklik değil, anlamın ta kendisidir. Her kitap bir vazgeçiştedir ve belki de daha sert olan şudur ki; okuduğumuz en iyi eser bile asla yazılmamış olanın eksik bir versiyonudur.

Tıpkı hayat gibi, yaşam gibi.Bazen en güçlü hikâye, ne yazılmış ne de yaşanmış olandır; sadece içimizde kalandır. En güçlü hikâye, henüz yazılmamış olandır!

Nevbahar Güneş

2 Yorum Yapıldı
  • gencay coskun

    Tebrik ediyorum.

  • Nevbahar Güneş

    Çok teşekkür ederim..

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar