Dikkat! Edebiyat Hayati Risk Taşır
Evet, yanlış duymadın sevgili okur; edebiyat bazen insanı iyileştirmez, aksine yavaş yavaş derinleştirir. Çünkü bazı kitaplar yalnızca okunmaz, insanın içine yerleşir. Bazı şiirler vardır; gecenin bir vakti gelip zihninin kıyısına oturur ve sana kendi karanlığını fısıldar. Belki de bu yüzden büyük edebiyat daima biraz tehlikelidir. İnsan ruhunun en kırılgan yerlerine dokunan her cümle, içinde küçük bir uçurum taşır. Ve o uçurumun kenarında çoğu zaman şairler, yazarlar ve dünyayı fazla derinden hisseden insanlar durur.
Hepimizin bildiği gibi edebiyat tarihi yalnızca büyük eserlerin değil, büyük yalnızlıkların da tarihidir. Bazı şairler ve yazarlar vardır ki kalemleri insan ruhunun en karanlık dehlizlerine kadar iner; fakat çoğu zaman geri dönemezler. Dünyaya cümleler bırakarak sessizce çekilen bu insanlar, ölümle yaşam arasında ince bir çizgide yürümüşlerdir ve ne acıdır ki, kimi zaman yazdıkları son cümle hayatlarının da son noktası olmuştur. Bazı şairler vardır; kelimeleriyle çağları aydınlatırlar ama kendi iç gecelerine bir mum yakamazlar. Bazı yazarlar vardır; insan ruhunun en karanlık kuyularına inerler de dönüş yolunu kaybederler. Ve biz bugün onların kitaplarını okurken aslında biraz da sessizliklerini okuruz.
Çünkü bazı insanlar yazdıkları kadar yaşayamaz.
Ve Cesare Pavese… Ölmeden önce günlüğüne yalnızca şunu bıraktı: “Artık yazmayacağım.” Belki de bir yazarın söyleyebileceği en korkunç cümle buydu. Çünkü bazı insanlar için yazmak sanat değil, hayatta kalma biçimidir. Kalem sustuğunda hayat da kararır.
Ernest Hemingway bütün ömrü boyunca savaşları, boğaları, silahları ve erkek cesaretini anlattı. Sert görünüyordu, yenilmez görünüyordu. Ama insan bazen en ağır savaşı kendi zihninde verir. Nobel ödüllü bir yazar bile kendi karanlığından kaçamadı.
Stefan Zweig ise yalnızca kendisini değil, bir çağın çöküşünü de taşıyordu omuzlarında. Avrupa yanarken o, medeniyetin ruhunun öldüğünü düşünüyordu. Onun intiharı bireysel değil, neredeyse tarihsel bir yas gibiydi.
Yukio Mishima ölümü bir estetik biçime dönüştürdü. Hayatı boyunca beden, disiplin, güzellik ve ölüm üzerine yazdı. Sonunda kendi trajedisinin başrolüne çıktı. Bazı yazarlar yalnızca kitap yazmaz; kendi sonlarını da yazar.
Bizde de edebiyatın karanlık kıyılarında dolaşan isimler eksik değildir. Tezer Özlü yaşamı boyunca “yaşama hastalığı”ndan söz etti. Onun satırlarında insan, modern hayatın içinde sıkışmış bir ruhun çırpınışını görür. Her ne kadar intihar etmemiş olsa da, eserleri ölüm düşüncesiyle yaşayan insanların ruhuna ayna tutar. Çünkü bazen insan ölmeden de tükenebilir. Nilgün Marmara da gelir akla bir de. Şiirlerinde dünya sanki sürekli uzaklaşır insandan. Onun dizelerinde ölüm bir son değil, ince bir çağrı gibidir. Yaşamla arasındaki bağ hep kırılacak kadar narin durur.
Toplum, acı çeken sanatçıyı uzaktan sevmeyi bilir. Ölü şairlerin fotoğraflarına hüzün yükler, cümlelerini paylaşır, trajedilerini estetik bir hikâyeye dönüştürür. Oysa hiçbir intihar romantik değildir. Bir insanın kendi hayatına kıyması şiirsel bir son değil; sessizce çöken bir iç dünyanın enkazıdır.
Belki de bu yüzden bazı kitaplar bizi derinden sarsar. Çünkü onların satır aralarında yalnızca edebiyat değil, duyulmayan yardım çığlıkları dolaşır. Bir roman bazen “beni anlayın” diye yazılır. Bir şiir bazen hayatta kalabilmek için…
Ve insan sonunda düşünmeden edemez:
İnsan neden yazar?
Yahut kelimeler gerçekten kurtarır mı birini?
Yoksa bazı insanlar, ne kadar güzel yazarlarsa yazsınlar, içlerindeki karanlığa sonunda yenik mi düşer?Belki de edebiyatın en hüzünlü tarafı budur: bizlere yaşamı birçok farklı rengiyle anlatan insanların, bazen yaşamaya dayanamayışları… O nedenle; şayet edebiyata bulaşmışsanız kendinize dikkat edin derim.
Nevbahar Güneş