Kırmızı burunlu palyaço hüznü

Kırmızı burunlu palyaço hüznü

Kırmızı burunlu palyaço hüznü

Yürüyordum, gülüyordum, ağlıyordum… Arabaların egzozundan çıkan, insan kalabalığından yükselip içime dolan caddenin uğultusu; bir zeytin dalına ya da senin o sevimli harflerinden oluşan güzel bir cümleye dönüşüyordu zihnimde… Ben bütün saçmalıklarımı seni sevdiğim için yaptım.

Şimdiyse yüzü olmayan bir palyaço gibiyim. Elleriyle olmayan yüzünü kapatıp, gülerken ağlayan bir palyaço hüznünü beraberimde taşıyorum caddelere… Kalabalığın hiç dinmeyen nabzı, geçmişin gölgesinde bugünün telaşıyla atan, uzun bir hikâye gibi adımlarımı taşıyan İstiklal Caddesi’nin sensiz sokaklarına…

Evet, yanlış duymadınız; palyaço hüznü denen bir kavram gerçekten var, ne yazık ki. Palyaçonun yüzünde barındırdığı ve sürekli gülümseyen maskesinin altında başka bir hayatı saklamaya çalıştığına inanan insanların farkına vardıklarını iddia ettikleri hüzündür bu. Bunun için elde var olan ise gözlerden okunandır sanırım.

Yaşamla buluşmasını bir türlü gerçekleştirememişlerin, Oğuz Atay’ın ifadesiyle “Tutunamayanlar”ın default state göstergesinin trajikomik bir görünüme büründüğü ânın resmidir palyaçonun o sürekli gülümseyen yüzü. Konuyu biraz daha açacak olursak; bu gülüşe inananlar, huzuru o maskenin ardında bulduklarını zannederler. Oysa elde kalan çoğu zaman gözlerden okunan kırılgan bir itiraftır. Bir de hüznü kamufle etme çabasından devşirilen anlamlar…

Komikliğin imgesine sığınan o hâl, inkâr edilenin, bastırılanın, tecrit edilmiş karanlığından sızan siyahından başka bir şey değildir esasında. Belki de o ifade, o ısrarcı tebessüm, sahte bir neşenin, ödünç alınmış bir mutluluğun yankısıdır ya da kim bilir, teşhisi yapanın içinden dışına vuran sahte bir tezahür?

Güçlü görünme çabasıyla örülen o ince kabuk, en zayıf yerinden çatlar sonunda. Ve orada maskeyle yüzün kesiştiği o belirsiz çizgide, gerçekle hayalin üst üste bindiği silik bir gölge kalır. Güçlü görünmek için harcanan çabanın neticesinde düşülen güçsüzlük, gerçekle gerçek olmayanın çatışık, çakışık silüetidir… Tıpkı benim bu kalabalık caddedeki vitrin camlarına yansıyan silüetim gibi.

Kimsenin kimseye değmeden aktığı bu coşkun insan selinde yürürken, yüzümde taşıdığım ifade bana ait değilmiş gibi geliyor. Sanki bir yerlerde öğrendiğim, belki de senin öğrettiğin bir gülüş bu… Dişlerimi gösterirken içimde büyüyen bir boşluğun çığlığı taşıyor; sarı pantolonumun hüznüme dar gelen ceplerinden…

Yüzüme bakıyorum; yüzümden akan kırmızı bir keder mi, yoksa sen misin, ayırt edemiyorum. İnsanlar bana bakıyor, gülümsediğimi düşünüyorlar. Oysa ben, içimdeki sessiz çöküşü kamufle etmeye çalışan, kocaman kırmızı burunlu bir palyaçoyum yalnızca.

Bu kırmızı burun sadece bir aksesuar değil yüzümün ortasında. Ağlamış ya da ağlamaya teşne bir kızıllıktır o. Palyaçonun ironisi de bu değil midir nihayetinde; hüznü gülümseyen maskesinde taşıyor oluşu…

Ben de aynısını yapıyorum bir süredir. Sadece gözlerim ele veriyor beni ama kim bakıyor ki gerçekten? İnsan kendi hüznünü en çok neşeyle örtermiş. Gülmek en güvenli sığınağım oldu senden sonra. Senin yokluğuna, eksikliğinin içimde açtığı o derin çukura rağmen gülüyorum. Hatta bazen o kadar abartıyorum ki, kendim bile inanacak gibi oluyorum iyi olduğuma…

Ama kendimle baş başa kaldığımda ağırlaşıyor maskem, yüzümden kayıp düşecek gibi oluyor o sahte ifadem. Belki de bu yüzden palyaçolardan korkanları anlayabiliyorum artık. Onlar aslında kendi içlerine bakmaktan korkuyorlar. O bastırdıkları düşüncelerin, “saçmalama, yok öyle bir şey” diye kovdukları karanlık kıvılcımın bir gün büyümesinden korkuyorlar. Çünkü bilirler; takip edilirse o düşünce, insanı geri dönüşü olmayan karanlık bir noktaya götürür.

Ben o yolu biraz yürüdüm galiba sensiz kalınca. Her şey biraz daha ketum, biraz daha anlamsız sanki… Ama yine de çıktım sokaklara, insanlara karıştım, çokça güldüm! Ya da onlar güldü palyaçoya, ben ağladım! Bu kadar basit belki de, bu kadar çıplak… Ama kimse bu denli sade bir gerçeği görmek istemiyor. Herkes biraz daha süs, biraz daha oyun arıyor. Ben de veriyorum onlara istediklerini; küçük düşüşler, abartılı jestler, yapay tebessümler… Hepsi bir gösterinin perde arkası devam eden oyununda başrol olmam gereği… Ve gösteri devam ediyor.

Ama her gece, uyumadan önce içimden aynı soruyu soruyorum defalarca kendime… Cevabını bilmediğim, belki de bilmekten çok korktuğum o soruyu; şairin dediği gibi: “Kaç kilo çeker ki bir palyaço?” Korkuyorum çünkü o ağırlık benim içimde bir yerlerde ve ben onu taşımaya alışıyorum gün geçtikçe…

Nevbahar Güneş

2 Yorum Yapıldı
  • Ayşenur kuru

    Yazınızı çok güzel ve etkileyici buldum. Tebrik ederim..

    • Nevbahar Güneş

      Teşekkür ederim..

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar