Ahlak Felsefesi ve Varoluş Pratiği Arasındaki Uçurum
Bu bölümde tablonun boyutu değişmektedir: Ele alınan düşünürler — Nietzsche, Dostoyevski, Schopenhauer, Sartre ve Beauvoir — ahlak sistemleri kurmaktan ziyade, ahlakın kendisini sorgulamak ya da varoluşun içinden deneyimlemek iddiasındadırlar.
Bu tutum, teorik-pratik gerilimi daha keskin bir biçimde gün yüzüne çıkarmaktadır: Zira “ahlak üzerine konuşan” değil, “ahlaka meydan okuyan” bir düşünürün kendi yaşamındaki çelişkiler, argümansal değil performatif bir çöküşü temsil eder.