Modern Yalnızlığa Karşı Hac: “Biz” Olabilmek
Günümüz dünyasının hızlı, dijital ve çoğu zaman bireyi yalnızlaştıran temposunda, hac ibadeti sadece dini bir vecibe değil; aynı zamanda modern insanın ruhsal boşluklarına dokunan muazzam bir sosyolojik ve psikolojik sığınaktır.
Herkesin bir koşturmaca içinde olduğu, unvanların, sosyal medya takipleriyle ölçülen sahte değerlerin ve yalnızlık duygusunun tavan yaptığı bir çağda yaşıyoruz. Sabah alarmıyla başlayıp sosyal medya bildirimleriyle biten, unvanların ve maddi güçlerin arkasına saklandığımız modern bir hayat sürüyoruz. İşte tam bu karmaşanın ortasında İslam, insanı tüm bu yapay kabuklarından sıyıracak radikal bir arınma daveti sunuyor: Hac.
Modern Yalnızlığa Karşı “Biz” Olabilmek
Günümüz gençliğinin ve insanının en büyük çıkmazlarından biri, kalabalıklar içinde yalnız hissetmesidir. Arafat vakfesi, bu yalnızlık duygusuna karşı muhteşem bir ilaçtır. Milyonlarca insanın aynı anda, aynı amaçla el açtığı o an, insana yalnız olmadığını, devasa bir bütünün parçası olduğunu hatırlatır.
Şeytan taşlama ve Sa’y etmek sadece tarihi ritüeller değil, bugünün insanının içsel savaşıdır.
Bugün taşlamamız gereken şeytan, soyut bir varlık olmanın ötesinde; içimizdeki aşırı tüketim arzusu, kibir, bencillik, dijital dünyanın getirdiği haset ve insanı yalnızlaştıran ego putlarıdır. Hz. Hacer’in Safa ile Merve arasındaki o telaşlı arayışı (Sa’y) ise modern insanın hayatta bir anlam, bir “zemzem” arayışına benzetilebilir.
Sa’yın Tarihi Kökeni ve Hikâyesi
Bu ritüel, Hz. İbrahim’in eşi Hz. Hacer’in, henüz kundaktaki bebeği Hz. İsmail için çölün sıcağında su arama mücadelesini sembolize eder.
Hz. İbrahim (a.s) ilahi bir emirle eşi Hacer’i ve bebek İsmail’i, o dönemde tamamen ıssız, susuz ve çorak bir vadi olan Mekke’ye bırakıp gitmek zorunda kalır. Yanlarındaki su ve azık kısa sürede tükenince, Hz. İsmail susuzluktan ağlamaya başlar.
Çaresiz kalan Hz. Hacer, bir yaşam belirtisi, bir kervan veya su bulabilmek ümidiyle etrafı görebileceği en yüksek noktalara koşar:
Önce Safa Tepesi’ne çıkar ve etrafa bakar. Bir şey göremeyince vadinin tabanına iner. Vadinin ortasındaki düzlükte, bebeğini gözden kaybetmemek ve daha hızlı hareket edebilmek için eteğini toplayarak hızlı adımlarla koşar (bugün hacıların yeşil ışıklarla belirlenmiş alanda hızlıca yürümesi, yani “hervele” yapması, bu anın anısını yaşatır).
Ardından karşıdaki Merve Tepesi’ne ulaşır.
Bu arayışını tam yedi kez tekrarlar. Yedinci kez Merve Tepesi’ne ulaştığında, çaresizliğin bittiği o son noktada mucizevi bir şekilde bebeğin ayak ucundan Zemzem suyu fışkırır.
İslam, milyarlarca insanın gerçekleştirdiği koskoca bir ibadetin merkezine bir annenin çaresizliğini ve evladı için verdiği o muazzam, yalnız mücadeleyi koymuştur. Sa’y, teslimiyetin yanına “çaba”yı eklemektir. “Ben elimden gelen tüm gayreti gösterdim, gerisi Allah’a aittir” demektir. Modern insanın hayat mücadelesindeki o yorucu koşturmacası ve anlam arayışı, Hz. Hacer’in umut dolu adımlarına ne kadar da benziyor, değil mi?
Çünkü hac; modern dünyanın üzerimize sıçrattığı tüm kirlerden, unvanlardan ve hırslardan sıyrılıp Kâbe’nin sadeliğinde kendi özümüzü, yani insanlığımızı yeniden bulma yolculuğudur.
Nihayetinde hac; ayakların Mekke’ye yürürken, ruhun zamandan ve mekândan sıyrılıp ebedi bir huzura doğru kanat çırpmasıdır.
İlkay Üner
Batılı gibi hareket eden düşünen bir birey ve onları yetiştiren ebeveynlerimiz… Maalesef toplum çürüyor, bir an önce özümüze dönmemiz gerekiyor. Kaleminize sağlık güzel insan.
Emeğine sağlık çok güzel bir anlatım
👏👏👏