BAKIŞIN DÜZENİ
Misafir geleceği zaman evin her yeri aynı dikkatle toplanmaz. Önce görülecek odalara bakılır. Koltuğun üzerindeki kıyafetler kaldırılır, uzun süredir orada duran leke birden göze çarpar. Dağınıklığı toparlamaya vakit yoksa kapatılabilecek odaların kapıları kapatılır. Ev, temizlenmekten çok bakılmaya hazırlanır.
NATO Zirvesi yaklaşırken Ankara’da yapılan düzenlemeleri izlediğimde bunu düşündüm. Yollar yenileniyordu, güzergahlar toparlanıyordu, şehrin misafirlerin göreceği tarafına daha dikkatli bakılıyordu. Büyük bir toplantı öncesinde ulaşımın, güvenliğin ve çevrenin düzenlenmesinde elbette garip bir şey yoktu. Yine de insanın aklına küçük, biraz da huzursuz bir soru geliyor: Bir yerin kusuru, ancak dışarıdan biri göreceği zaman mı kusur sayılır?
Ankara’da yaşayanların uzun zamandır kullandığı yollar, başka ülkelerin yöneticileri geçeceği zaman farklı bir dikkatle ele alınınca sosyal medya da kendi cevabını verdi. “Keşke daha sık zirve yapılsa,” diye yazıldı. Yenilenen yollar, kapanan çukurlar birkaç gün içinde şakaların arasına karıştı. Fakat kimse yolların düzelmesine gülmüyordu. Gülünç bulunan, yıllardır bekleyen işlerin gerekli görüldüğünde birkaç güne sığdırılabilmesiydi. Şehir sakinlerinin alışmak zorunda kaldığı bir kusur, önemli bir konvoyun güzergahına girince aceleyle gideriliyordu. Belki de insanı asıl şaşırtan, yapılmayan şeyin aslında yapılabilir olduğunu görmektir.
Bir eksikliğe uzun süre katlanırken onun imkansızlık yüzünden giderilemediğini düşünürüz. Kaynak yoktur, zaman yoktur, başka işler daha önemlidir. Sonra şartlar değişir ve aynı iş birden hızlanır. O zaman mesele, eksikliğin kendisi olmaktan çıkar. Kimin için bekletildiği, kimin için aceleye alındığı önem kazanır.
Şehirlerin de bir ütüsü var demek ki. Kumaş bütünüyle yenilenmez. Sökülen yerler dikilmez, eskimiş taraflar değiştirilmez. Yalnızca dışarıdan bakıldığında ilk göze çarpacak kırışıklıkların üzerinden geçilir. Şehir, kısa bir süre için daha düzgün, daha özenli, daha hazır görünür. Ütünün sıcaklığı geçince kumaş yine kendi haline döner.
Sosyal medyadaki mizah tam da bu geçiciliğe dokunuyordu. Resmi cümlelerin söylemediği şeyi birkaç kelimeyle anlatıyordu: Şehir, içinde yaşayanlara alıştığı yüzünü; dışarıdan gelecek olanlara ise hazırlanmış yüzünü gösteriyordu.
Mizah bazen böyledir. İnsan, doğrudan söylediğinde ağırlaşacak bir şeyi şakanın içine koyar. Sürekli öfkeli kalmak mümkün değildir. Gündelik hayat devam eder; işe gidilir, yemek yapılır, trafikte beklenir. Fakat rahatsızlık bütünüyle kaybolmaz. Bir cümlenin, bir görüntünün ya da küçük bir alayın içine yerleşir. Gülmek bazen unutmanın değil, hatırlamanın yoludur.
Ne var ki mizahın hatırlatan yüzü kadar sınırları da tartışılıyordu. Aynı günlerde komedyen Deniz Göktaş’ın gösterisindeki sözler nedeniyle tutuklanması, bir şakanın nerede başlayıp nerede suç sayılacağı sorusunu yeniden gündeme getirdi. Mizahın her zaman zararsız olduğunu söylemek mümkün değil. Bir söz aşağılayabilir, incitebilir, bazı önyargıları çoğaltabilir. Bir şakaya itiraz etmek, onu kaba ya da haksız bulmak da ifade özgürlüğünün içindedir. Ama beğenmemekle cezalandırmak aynı şey değildir.
İnsan bir sözü duyduğunda kendi sınırına göre tepki verir. Gülebilir, öfkelenebilir, gösteriyi terk edebilir. Devletin tepkisi ise kişisel rahatsızlıktan farklı bir ölçüye dayanmak zorundadır. Çünkü kamu gücü, incinmiş bir insanın öfkesi gibi davranamaz. Üstelik mizah, yapısı gereği düzgün durmaz. Abartır, çarpıtır, ters yüz eder. Sözü alışılmış yerinden çıkarıp başka bir yere koyar. Bazen bunu beceremez, kötü bir tat bırakır. Fakat bir şakanın kötü olması, ona verilecek her karşılığı kendiliğinden doğru yapmaz. Belki de asıl mesele, şakanın sınırından önce gücün sınırıdır.
Bir söz hakkında soruşturma açıldığında yalnızca o sözü söyleyen kişi etkilenmez. Bunu izleyenler de kendi cümlelerine başka türlü bakmaya başlar. İnsan konuşmadan önce ne düşündüğünü değil, söylediğinin başına ne getirebileceğini hesaplar. Kelimelerini seçmek başka şeydir, sürekli ihtimalleri tartarak yaşamak başka.
İnsan zamanla kendi sesine de dışarıdan bakabilir. Söyleyeceği sözü henüz ağzından çıkmadan düzeltir, sert tarafını yumuşatır, yanlış yere çekilebilecek kelimeleri kaldırır. Tıpkı misafir gelmeden önce evin görünen yerlerini toplamak gibi. Belki şehirlerin ütüsüyle insanların kendilerine çeki düzen verme biçimi birbirinden o kadar uzak değildir. İkisi de bakılma ihtimalinden doğar.
Ne var ki mizahı yalnızca baskıya karşı bir alan olarak görmek de eksik kalır. Mizah her zaman gücün karşısında duran bir söz değildir. Bazen zaten yeterince ciddiye alınmayan bir ihlali daha kolay görmezden gelmemizi sağlar.
Aynı günlerin gündemlerinden biri de İstanbul’da erkekleri taciz ettiği iddia edilen bir kadının görüntüleriydi. Görüntüler yayıldığında, olayın kendisinden önce rollerin değişmiş olması konuşuldu. Failin kadın, davranışa maruz kalanların erkek olması bazılarına beklenmedik, bu yüzden de komik geldi. Görüntüler kısa sürede şakaların arasına karıştı. Belki de gülünç bulunan, tacizin kendisi değildi. Zihnimizde yıllardır değişmeden duran tablonun bozulmasıydı. Taciz denildiğinde failin erkek, mağdurun kadın olduğu tablo bize tanıdık geliyordu. Roller değişince davranışın kendisine değil, bu değişikliğe baktık.
Oysa insanın sınırı, karşısındaki kişinin cinsiyetine göre değişmiyor. İstenmeyen bir temas, kim tarafından yapılırsa yapılsın istenmeyendir. Bir erkeğin bundan rahatsız olması onu eksiltmez. Bir kadının fail olabileceğini kabul etmek de kadınların yaşadığı şiddeti önemsizleştirmez. Eşitlik, yalnızca aynı haklara sahip olmak değildir. Aynı davranış karşısında aynı ölçüyü koruyabilmektir.
Burada mizah başka bir iş yapıyordu. Ankara’daki hazırlıklara yönelen şakalar, güçlü olanın hazırladığı görüntünün arkasını gösteriyordu. Taciz görüntülerine yönelen bazı şakalar ise yaşananı hafifletiyordu, mağdurun rahatsızlığını görünmez hale getiriyordu. Demek ki kahkaha her zaman aynı tarafta durmuyor. Bazen üzeri örtülen bir şeyi açıyor, bazen örtünün kendisine dönüşüyor.
Bir şakaya bakarken yalnızca komik olup olmadığını değil, geride ne bıraktığını da düşünmek gerekebilir. Bazı şakalar, herkesin gördüğü ama adını koymadığı çelişkiyi açığa çıkarır. Bazılarıysa konuşulması gereken şeyi birkaç saniyelik eğlenceye çevirir. Aradaki fark, çoğu zaman şakanın yönünde saklıdır.
Gündemin bu üç başlığı ilk bakışta birbirinden uzak görünebilir. Birinde dünya liderleri için şehir hazırlanıyor. Birinde bir komedyenin sözleri hukukun konusu oluyor. Diğerinde taciz iddiasına ilişkin görüntüler sosyal medyada dolaşıyor. Fakat üçünde de gözümüzün önünde olanla gerçekten gördüğümüz şey aynı değil.
Ankara’nın yollarındaki eksiklikler yeni ortaya çıkmadı. O yolları kullananlar onları zaten biliyordu. Şehir, dışarıdan gelecek bakışın önünde başka türlü görünmek isteyince eski kusurlar birden acele edilmesi gereken işlere dönüştü. Mizah tartışmasında sözün ağırlığı yalnızca sözün içinde değildi. Kime yöneldiği, kimin rahatsız olduğu ve karşılığında hangi gücün harekete geçtiği de terazinin ayarını değiştiriyordu. Taciz görüntülerinde ise davranıştan önce rollerin değişmiş olmasını gördük. Failin kadın, mağdurun erkek olması bazılarına olayın kendisinden daha dikkat çekici geldi. Sınır ihlali geri çekildi, alıştığımız tablonun bozulması öne çıktı.
Demek ki neyin önemli olduğuna yalnızca olayların kendisi karar vermiyor. Kimin baktığı, kimin konuştuğu ve kimin rahatsız olduğu da anlamın bir parçasına dönüşüyor.
Kamu yönetimi çoğu zaman kurumlarla, yetkilerle ve bütçelerle anlatılır. Oysa gündelik hayattaki yüzü bazen daha küçük yerlerde belirir: Bir yolun ne zaman onarıldığında, bir söze hangi büyüklükte karşılık verildiğinde ya da bir şikayetin hangi şartlarda ciddi kabul edildiğinde. Yönetim yalnızca ne yapılacağına değil, neyin görülmeye değer olduğuna da karar verir.
Fakat bu bakış yalnızca kurumlara ait değil. Biz de gündemin karşısında kendi küçük sıralamamızı yapıyoruz. Bazı olayları büyütüyor, bazılarını küçültüyor, bazılarına gülüyor, bazılarını duymamış gibi davranıyoruz. Çoğu zaman bunu bilinçli olarak bile yapmıyoruz. Daha önce öğrendiğimiz ölçüler, bizden önce karar vermiş oluyor.
Bir yolun yıllardır bozuk kalmasını sıradan bulabiliyoruz. Bir sözün rahatsız edici oluşuyla ona verilen tepkinin ağırlığını birbirine karıştırabiliyoruz. Bir insanın sınırı ihlal edildiğinde, mağdur zihnimizdeki kişiye benzemiyorsa olayın ciddiyetini azaltabiliyoruz. Bunlar aynı davranış değil. Fakat aynı alışkanlıktan besleniyor olabilir: Olaylara oldukları gibi değil, görmeye alıştığımız yerden bakmak.
Belki bu yüzden mesele yalnızca şehrin neden ütülendiği değildir. Kırışıklığı ne zaman fark ettiğimizdir. Bir sözün hangi anda tehlikeli sayıldığı, bir davranışın kime yöneldiğinde ciddiyet kazandığı, bir yolun üzerinden kim geçeceği zaman onarılmaya değer görüldüğü de aynı bakışın içinde şekillenir.
NATO Zirvesi sona erecek. Konvoylar geçecek, liderler ayrılacak. Komedyenin sözleri bir süre daha tartışılacak. Sosyal medyadaki görüntüler başka görüntülerin altında kaybolacak. Şehrin ütüsü soğuyacak.
Fakat geriye yalnızca yolların ne kadar düzeldiği kalmayacak. Neyi görmek için önemli bir misafire, neyi söylemek için cesarete, neyi ciddiye almak için alıştığımız rollerin korunmasına ihtiyaç duyduğumuz sorusu da kalacak.
Belki bakışın düzeni tam olarak burada başlıyor: Kırışıklığın kumaşta olduğunu sanırken ona baktığımız yeri hiç sorgulamadığımızda.
Ankara Büyükşehir belediyesini Mansur Yavaş Chp yönetiyor Emine hanım! O yolları 7 yıldır yapmayanlar onlar! Devlet nasıl ki hastane yolu yapmayan ibb yüzünden yol yapmak zorunda kaldıysa bugün de NATO için leş hake gelmiş yolları düzeltmek zorunda kaldılar!!
Mansur Yavaş denen çorbacıya tek laf edemeyip yolları yapıyor diye devlete saldırmak bravo!!!
Ayrıca Deniz Göktaş komedyen değil bir operasyon aparatı! Madem o kadar özgürlük olmalı aynı gösteriyi atatürk için yapsın görürüz özgürlüğü!
İnsanların inancına kutsalına saldırmak nerede mizah oldu?