Duygular Yazıya Dökülünce İsme Gerek Var mıdır?
Duyguların yazıya döküleni şiirse, o yazının altına bir isim koymak gerçekten gerekli midir? Kimsecikler duymasa da son aylardır mırıldandığım nota acı acı “baba” diyor. Geceyi de heceyi de bölen, tam da onun yokluğu.
Mesafe artık yalnızca kilometrelerle ölçülmüyor. Bir odanın sessizliğinde, bir çarşafın kıvrımında, bir zarfın henüz açılmamış ağzında duruyor.
Mektupları severim; yeter ki okunmasın. Çünkü uzağı sevmem. Uzaklık, okunmuş bir mektubun geri gelmeyen cevabı gibidir. Zarf aldım, beş on adet. Renkli kalemler de aldım. Kâğıdı ise unuttum. Unutmak istediklerimin arasına karışıp gitti o kâğıt. Yeni bir türde yazacaktım: tersten değil, şifreli de değil. Sade dilde, sadeden de sade. Acaba anlaşılır mıydı?
İyi şeyler oldu baba. Sen sorardın, sen bilirdin. Bir cümleyi yarım bırakmaz, bir sessizliği uzatmazdın. Şimdi ise en çok o yarım kalan sorular duruyor ortada. Yazı, belki de tam bu yüzden şiire dönüşüyor: isim koymadan, adres yazmadan, yalnızca yokluğun içinden geçerek.
Kâğıt unutulmuş olsa da kelimeler duruyor. Zarfın içine sığmayan o sade cümleler, belki bir gün, kimse okumasa bile, geceyi ve heceyi yeniden birleştirecek. Çünkü bazı yazılar okunmak için değil; yokluğu taşımak için yazılır.
Humay Yılmaz
