Park Otel’in Sessiz Kapısı: Yahya Kemal’in Bilinmeyen Son Yılları
“Bir Şairin Serveti Neden Şiiriydi? Yahya Kemal’in Gölgeye Çekilmiş Hikâyesi.”
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Avrupa’nın önemli başkentlerinde Türkiye’yi temsil etmiş bir büyükelçi… Lozan’da masaya oturmuş bir diplomat… Meclis’te yıllarca milletvekilliği yapmış bir isim… Türkçenin zirvesine yerleşmiş bir şair…
Fakat ömrünün sonuna doğru, bir şarap reklamına iki mısra yazacak kadar paraya ihtiyaç duyuyordu.Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük tezat belki de buydu.
Bugün Park Otel’de çekilmiş birkaç fotoğrafa bakılarak onun “yalnız ve yoksul bir otel odasında unutulduğu” düşüncesi hakim. Oysa hakikat bundan daha karmaşık. Park Otel, İstanbul’un sıradan bir oteli değil, devlet adamlarının, yabancı misafirlerin ve seçkin çevrelerin çok tercih ettiği uğrak yeriydi. Yahya Kemal’in burada kalması bir sefaletin değil, daha çok köksüz hayatın sonucuydu. Çünkü onun hiçbir zaman kendisine ait evi olmadı.
Ne var ki itibarlı bir otelde yaşamak, maddi rahatlık içinde yaşamak anlamına gelmiyordu. Emekli maaşı sınırlıydı. Bankadan aldığı destek de günlük ihtiyaçlarına yetmiyordu. Güzel sofraları seven, dost meclislerinden vazgeçmeyen Yahya Kemal için bu gelirler kısa sürede tükeniyordu. Otelin alacakları büyüyor, fakat kimse büyük şairin kapısını çalıp hesap soramıyordu.
“İstanbul’un eski terbiyesi, bazen resmî kurumlardan daha zarif davranabiliyordu.”
Hürriyet gazetesinin bir yıl boyunca her pazar onun şiirlerini yayımlaması, yalnızca kültürel bir tercih değildi; aynı zamanda incelikle hazırlanmış bir vefa köprüsüydü. Şair para almıyor görünüyordu; gazete de yardım etmiş olmuyordu. Herkes birbirinin haysiyetini koruyordu.
Aslında Yahya Kemal’in hayatı boyunca para ile arasındaki mesafe hiç kapanmadı. Diplomat oldu, milletvekili oldu, büyükelçi oldu; fakat hiçbir zaman iyi bir bürokrat olamadı. Çünkü onun zihni raporlardan çok mısralarla meşguldü.
Madrid’de görev yaparken Endülüs’ü yazıyordu. Varşova’da karın sesini dinliyordu. Lizbon’u ise resmî raporlardan önce ruhuyla tartıyordu.
Ankara’nın beklediği diplomat ile Yahya Kemal’in içinde yaşayan şair, aynı kişide uzun süre birlikte yürüyemedi. İspanya iç savaşa sürüklenirken merkezin beklediği ayrıntılı değerlendirmeler yerine, onun hafızasında şehirlerin musikisi kalıyordu. Dil inkılâbına mesafeli duruşu da bu kırılmayı daha da derinleştirdi. Sonunda Ankara’ya çağrıldı; fakat dönmek yerine Avrupa’nın farklı şehirlerine geçti. Devlet bunu disiplin meselesi olarak gördü ve diplomasi defteri kapandı.
“Ne ilginçtir ki aynı devlet, birkaç yıl sonra onu yeniden meclise taşıdı.”
Urfa’dan, Tekirdağ’dan, Yozgat’tan ve İstanbul’dan milletvekili seçildi. Ardından, siyasette kaybettiği bir seçimin hemen sonrasında bu kez Pakistan’a büyükelçi olarak gönderildi. Bu tayin, birçok tarihçiye göre diplomatik bir ihtiyaçtan çok, Cumhuriyet’in büyük şairine gösterilen zarif bir hürmetti.
Karaçi’yi sevmedi.
İklimini sevmedi.
Şehrin ruhunu da kendisine yakın bulmadı.
Beşir Ayvazoğlu’nun yayımladığı mektuplar, Yahya Kemal’in orada geçen günlerini adeta uzun bir gurbet olarak anlatır… Belki de Yahya Kemal’in asıl memuriyeti hiçbir zaman büyükelçilik değildi. Onun gerçek vazifesi, Türkçeye bir medeniyet hafızası kazandırmaktı. Bu yüzden geriye dönüp baktığımızda, Park Otel’deki odada yalnız yaşayan yaşlı bir adam değil; ömrü boyunca devlet ile sanat, geçim ile haysiyet, makam ile şiir arasında yürümüş büyük bir medeniyet şairi görürüz.
B. Ergin Borobey
Araştırma