Sessiz Taşıyıcılar

Sessiz Taşıyıcılar
Tepki Ver

Yeni bir eve taşınırken insan ilk neye dikkat eder?

Koltuk hangi duvarda güzel durur, masa pencereye yakın olursa ışık gözü alır mı, kitaplık hangi duvara sığar, mutfaktaki dolaplar tabaklara yeter mi… Ev daha tam anlamıyla bizim olmadan zihnimiz oraya yerleşmeye başlar. Boş odaların içine ihtimaller taşınır. Bir köşede sabah kahvesi durur, bir duvarda asılacak tablonun yeri belirlenir, pencerenin önünde büyüyecek bir çiçek kendine yer bulur.

Eskiden ben de bir eve böyle bakardım. Işığına, sesine, bana nasıl hissettirdiğine… Bu kez öyle olmadı.

Son birkaç gündür ev bakmanın ve yeni bir yere yerleşmenin telaşı içindeyken gözüm önce odalara değil, yapının kendisine gitti. Binanın yaşını sordum, taşıyıcı sistemini ve geçmişini sorguladım, güvenliğine dair ne bilindiğini anlamaya çalıştım. Ev güzel mi, aydınlık mı, rahat mı soruları biraz geriye düştü. Bu bakış, galiba Kahramanmaraş’ta yaşadığım depremden sonra yerleşti içime.

Artık bir evi yalnızca barınmak için dönülen, günün sonunda kapısı kapatılan bir yer olarak düşünemiyorum. İnsan ev dediği şeye uykusunu, yalnızlığını ve en savunmasız halini bırakıyor. Bu yüzden içimde daha sade bir soru beliriyor:

Ben burada güvende miyim?

Bir ev görünürde odalardan oluşur. Yaşamın dili buralarda kurulur. Tabakların yeri, kitaplığın duracağı duvar, masanın ışığı, koltuğun yönü konuşulur. Fakat bütün bu hayat, adını pek anmadığımız yerlere yaslanır. Bazen yalnızca yerleşirken insanı uğraştıran bir çıkıntı gibi duran kolonlar…

Oysa evi de o evin içinde yaşanacak bütün hikayeleri de sessizce onlar taşır. Ama bir evin hikayesinde kolonların adı pek geçmez.

İnsanın içinde de böyle yerler vardır. Görünmeyen ama taşıyan, sessizce ayakta tutan iç kolonlar…

Biz birbirimizi daha çok görünen taraflarımızla tanırız. Nerede yaşadığımız, ne iş yaptığımız, neye yetişip neyi ertelediğimiz, nasıl konuştuğumuz, ne kadar sustuğumuz üzerinden hakkımızda fikirler oluşur. Güçlü denir, sakin denir, uzak denir; dağınık ya da kararsız denir. Fakat birinin içinde neyin ne kadar zamandır taşındığını ilk bakışta kimse bilmez. Hangi kayıp nereye oturdu, hangi korku hangi davranışın içine saklandı, kendi kendine yetmek nasıl öğrenildi, hangi cümle söylenmediği için içeride bir ağırlığa dönüştü…

Bunlar dışarıdan görünmez. Çoğu zaman insanın kendisi bile onları ancak çok sonra fark eder. Çünkü uzun süre taşınan şey, bir noktadan sonra yük gibi görünmemeye başlar. İnsan fark etmeden o ağırlığın etrafında kendine bir yaşama biçimi kurar. Bir şeyleri kendi başına halletmeye alışır. Sorun çıktığında önce anlatmayı değil, çözmeyi düşünür. Korktuğunda sakinleşmeyi değil, sakin görünmeyi öğrenir. Üzülmek, hatta yas tutmak için bile daha uygun bir zaman bekler.

Ama hayat, insanın kendine döneceği o geniş zamanı kolay kolay açmaz. Bir iş biter, başkası başlar. Bir kaygı geçer, daha sessizi gelir. İnsan yine de devam eder; dışarıdan görünen de çoğu zaman yalnızca budur.

Ayakta durmak, iyi olmak sanılır.

Oysa bazı insanlar iyi oldukları için değil, ne yapılması gerektiğini bildikleri için devam eder. Dağılmayı ertelemeyi, kendi seslerini kısmayı, kimseyi telaşlandırmadan yaşamayı öğrenmişlerdir. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde görünür. İçerideyse bir yer, uzun zamandır aynı yükü taşır.

Bir gün küçük şeyler bile ağırlaşmaya başlar. Yatağını toplamak gözünde büyür. Telefonuna bakamaz. Bir yazının başına oturur ama tek cümle yazamaz. Yeni taşındığı evde koliler günlerce açılmadan durur.

Bunların hiçbiri tek başına büyük şeyler değildir. En çok da buna kızar.

“Bunda ne var?” diye düşünür.

“Bunu da mı yapamıyorum?” der.

Sonra yapamadığı her şeyi kendi eksikliğine yazar. Oysa bazı küçük şeyler, kendileri büyük oldukları için değil, içeride onları taşıyan yerler yorulduğu için ağırlaşır.

Böyle zamanlarda çoğumuz önce görünen tarafı düzeltmeye çalışırız. Daha düzenli olmaya karar verir, listeler yapar, masayı toplar, kendimize yeni kurallar koyarız. Bir süre her şey toparlanıyormuş gibi görünür.

Fakat bir evin duvarlarını boyamakla onu güçlendirmiş olmayız.

İnsan da böyledir. Oda toplanabilir, mesaja cevap verilebilir, yazı tamamlanabilir. Ama yük hala aynı yerden geçiyorsa yorgunluk başka bir biçimde geri döner.

Bu yüzden asıl soru daha derinde durur:

Bunca şeyin ağırlığı nereye bindi?

Bu soru hemen cevaplanmaz. Çünkü cevabı hayatın görünen yerlerinde değildir. Daha içeride; kayıpların, suskunlukların, ertelenmiş kırgınlıkların, sürekli ayakta kalmaya çalışmanın ve “Ben hallederim” diye diye içe yerleşen yalnızlığın arasında bir yerde bekler.

İnsan bazen ne kadar yorulduğunu, büyük bir yıkımda değil, küçük bir iş bile ağır geldiğinde anlar. Belki sağlamlık da hiç sarsılmamak değil, sarsıldığında nereden destek alacağını ve yükünü nereye bırakacağını bilmektir.

Bazen dönüp o kolonlara bakmak gerekir.

Çünkü bazı yerler, yıkılmadıkları için sağlam sanılır.

Yazar Profili
Emine Baysak Yazar Tüm Yazılar

KamuYönetimi /Bilim Uzmanı Kitaplardan, fikirlerden ve gündelik hayattan hareketle insanı ve toplumu anlamaya çalışıyor🤔

Kullanıcıya ait herhangi bir sosyal medya veya iletişim bilgisi bulunmamaktadır.

6 Yazı

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar