Tanımadığımız İnsanlara Yazdığımız Hayatlar
Bir insanı tanımak için onun hakkında ne kadar şey bilmek gerekir?
Bazen birkaç cümle yeterliymiş gibi gelir. Bir soruya verdiği cevap, konuşurken gözlerini kaçırması, kalabalıkta susmayı tercih etmesi ya da yürürken yüzünde taşıdığı ifade… Bütün bunlar bize o insan hakkında bir şey söylüyormuş gibi görünür. Ardından küçük hükümler biriktirmeye başlarız.
Sakin biri olduğunu düşünürüz. Biraz kırgın olabilir, kimseye kolay güvenmiyor olabilir. Elimizde yalnızca birkaç ayrıntı vardır; yine de zihnimizde çoktan bir insan oluşmuştur.
Zihin, eksik parçaları tamamlamaya eğilimlidir. Bir şeklin yalnızca bir kısmını görsek bile onu bütün olarak algılayabilir, harfleri silinmiş bir kelimeyi okuyabilir, yarıda kesilen bir melodiyi içimizden sürdürebiliriz. Bu, dünyayı anlamamızı kolaylaştıran bir beceridir. Fakat insanlara bakarken aynı alışkanlık daha yanıltıcı bir hal alır.
Çünkü bir şekli tamamlarken çizgileri, bir insanı tamamlarken çoğu zaman kendimizi kullanırız.
Birinin sessizliğine geçmiş yazarız. Bakışına niyet, uzaklığına sebep ekleriz. Kısa bir cevabı soğukluk, gecikmeyi umursamazlık, dalgınlığı kibir olarak yorumlayabiliriz. Bazen de mesafeyi incelik, belirsizliği derinlik, sessizliği saklı bir yakınlık sayarız.
Karşımızdaki kişinin neden öyle davrandığını bilmeyiz. Fakat bilmediğimiz yerde uzun süre kalmak istemeyiz. Bir açıklama bulduğumuz anda onu anlamışız gibi hissederiz.
Oysa bir davranışa anlam vermekle bir insanı anlamak aynı şey değildir.
Geçenlerde bir kafede tek başına oturan bir kadın gördüm. Önündeki çaya uzun süredir dokunmamıştı. Ara sıra kapıya bakıyor, sonra yeniden önüne dönüyordu.
Birini beklediğini düşündüm. Belki de gelmeyecek birini.
Bunu düşünmem için ortada açık bir neden yoktu. Kapıya birkaç kez bakması yeterli olmuştu. Kısa bir anın içine ona ait olmayan bir bekleyiş ve küçük bir hayal kırıklığı yerleştirmiştim. Bir süre sonra yanına küçük bir çocuk geldi. Kadın ayağa kalktı, çocuğun elini tuttu ve birlikte çıktılar.
Yazdığım hikaye masada kaldı.
İnsanların yüzlerinde gördüğümüz şeylerin ne kadarı onlara, ne kadarı bize ait? Bunu ayırmak kolay değil. Çünkü başkasına bakarken yalnızca onu görmeyiz; daha önce yaşadıklarımız da bizimle birlikte bakar. Bir sessizliği, hayatımız boyunca karşılaştığımız bütün sessizliklerin içinden okuruz. Bugün karşımızda duran kişiye geçmişten kalma ölçülerle yaklaşırız.
Aynı insanın herkesin zihninde başka biri olması biraz da bundandır. Birinin sıcak bulduğu tavrı başkası yapmacık bulabilir. Birine güven veren kişi, diğerine mesafeli görünebilir. İnsanlar herkese aynı yönlerini göstermiyor olabilir; fakat biz de herkese aynı yerden bakmayız. Baktığımız yer, gördüğümüz kişiyi değiştirir.
Yıllar önce değer verdiğim biri bana şöyle demişti:
“Beni tanıma, tanımaya da çalışma. Tanırsan başka türlü bakarsın.”
O zaman bu cümleyi kendisini saklama isteği gibi anlamıştım. Sanki yakından bakıldığında görülmesini istemediği bir tarafı varmış gibi. Yıllar sonra sözün başka bir anlam taşıdığını düşünüyorum.
Bir insanı tanıdıkça ona gerçekten başka türlü bakarız. Çünkü tanımak yalnızca yeni bilgiler edinmek değil, daha önce onun hakkında kurduklarımızdan vazgeçmektir.
Uzaktan sakin görünen birinin aslında insanlardan çekindiğini fark edebiliriz. Suskunluğun ardında büyük bir hikaye bulunabilir; bazen de bizim derinlik sandığımız şey yalnızca konuşma isteksizliğidir. Güçlü gördüğümüz biri küçük bir sorun karşısında dağılabilir, kırılgan sandığımız biri hiç beklemediğimiz kadar sert davranabilir.
Böyle anlarda karşımızdaki kişinin değiştiğini düşünürüz. Bazen değişen yalnızca bilgimizdir. Buna çoğu zaman hayal kırıklığı deriz. Oysa kırılan her zaman karşımızdaki insan değildir; kimi zaman onun hakkında kurduğumuz ilk hikayedir.
İnsanlar kendileri için hazırladığımız rollere uymak zorunda değildir. Yine de bunu kabul etmek kolay olmaz. Çünkü birini tanımadan önce ona yalnızca bir karakter vermeyiz; hayatımızda nasıl bir yere sahip olacağını da belirleriz. Bizi anlayacağını, başkalarına göstermediği taraflarını bir gün bize göstereceğini düşünürüz. Bazen onu olduğu kişi olarak değil, hayatımızda ihtiyaç duyduğumuz kişi olarak görürüz. Sonra karşımızdaki insan kendisi olarak kaldığında şaşırırız.
Bazı yakınlıklar iki insan arasında değil, bir insanla onun hakkında kurulmuş düşünce arasında yaşanıyor olabilir. Gerçek kişi kendi hayatına devam ederken zihnimizdeki kişi, bizim yazdığımız başka bir hayatın içinde yaşar. Orada daha açık, daha anlaşılır ve daha yakındır. Yapmadığı şeylerin nedenlerini bulur, söylemediği cümlelerin devamını getiririz. Sustukça onun yerine konuşmaya başlarız.
‘Belki’lerle kurulan bir insanı taşımak, gerçek bir insanı taşımaktan daha kolaydır. Çünkü itiraz etmez, çelişmez, kendisi için yazdığımız hikayenin dışına çıkmaz.
Gerçek insan ise böyle değildir. Hiçbir derin nedeni olmadan uzaklaşabilir. Bizim için büyük anlam taşıyan bir şeyi fark etmeyebilir. Sessizliğinin ardında büyük bir hikaye değil, yalnızca ilgisizlik bulunabilir. Bunu kabul etmek, bilinmeyene güzel bir anlam vermekten daha zordur.
İnsan, kendi içinde büyüyen bir şeyin karşı tarafta aynı biçimde yaşanmadığını kolay kolay kabul edemez. Bu nedenle hissettiklerimizin gerçek oluşuyla, karşımızdaki kişi hakkında düşündüklerimizin doğruluğunu birbirine karıştırabiliriz.
Oysa bir duygu gerçek olabilir; fakat yöneldiği insan, zihnimizde var ettiğimiz kişi olmayabilir.
Birini çok az tanıdığımız halde ona içten bir yakınlık hissedebiliriz. Ondaki küçük bir ayrıntı, içimizde uzun zamandır kapalı duran bir yere dokunabilir. Bir bakış ya da kısa bir karşılaşma, o insanın taşıyabileceğinden daha büyük bir anlam kazanabilir. Bu, duyguyu değersiz yapmaz. Yalnızca duygunun her zaman karşımızdaki insanı anlatmadığını gösterir.
Kimi insanlar, kendilerinden çok bizde uyandırdıkları şeyle kalır: unutulmuş bir heyecanla, bir değişim ihtimaliyle, hayatın başka türlü olabileceğine dair kısa bir hisle… Bir süre sonra onların kim olduğu geri çekilir; bizde neye karşılık geldikleri öne çıkar. Artık onları değil, çevrelerinde oluşan ihtimali düşünmeye başlarız.
Birini uzun süre düşünmüş olmak da onu gerçekten tanıdığımız anlamına gelmez. Yıllar geçtikçe gerçek ayrıntılar azalırken hikaye daha belirgin hale gelebilir. Çünkü hafıza yaşananları olduğu gibi saklamaz; bazı anları öne çıkarır, bazılarını silikleştirir, eksik kalan yerleri bugünkü duygularımızla yeniden doldurur. Gerçek kişi sessizleşirken, onun hakkında kurduğumuz anlatı konuşmaya devam eder.
Bu nedenle “Bilmiyorum,” demek bu kadar güçtür.
Neden sustuğunu bilmiyorum. Bana karşı ne hissettiğinden emin değilim. Onu düşündüğüm kadar tanımıyorum.
Bu cümleler zihnimizde açık alanlar bırakır. Oysa biz boşlukları sevmeyiz. Bilmediğimiz şeyi bir an önce açıklamak, belirsiz olanı tanıdık bir yere koymak isteriz. Bir neden bulduğumuzda rahatlarız; çünkü artık karşımızda çözemediğimiz bir insan değil, anlamını bildiğimizi sandığımız bir hikaye vardır.
Yine de bir insana verebileceğimiz en gerçek alan tam burada başlar: Onu hemen tamamlamadığımız yerde. Sessizliğinin yerine konuşmadığımızda. Bize gösterdiği birkaç parçadan bütün bir hayat çıkarmadığımızda.
Tanımak, bir insan hakkında her şeyi bilmek değildir. Onun, bizim bilmediklerimizden oluşan geniş bir hayatı olduğunu kabul etmektir. Bizden önce de yaşamış, bizden uzaktayken de düşünmüş, bizim hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz seçimler yapmış olduğunu unutmamaktır. Belki tanımak, karşımızdaki insanı kendimize benzetmek değil; onun bizden bağımsız kalabilmesine izin vermektir.
Yıllar önce söylenen o cümleyi şimdi başka türlü duyuyorum:
“Tanırsan başka türlü bakarsın.”
Evet.
Çünkü tanıdıkça yalnızca karşımızdaki insana ilişkin bilgimiz değişmez; ona baktığımız yer de değişir. Dahası, ona bakarken kendimizden ne kadar çok şey kattığımızı görmeye başlarız.
Kafedeki kadın çocuğun elini tutup gittikten sonra, masada soğumuş bir çay ve ona ait olmayan kısa bir hikaye kalmıştı.
Mesele, zihnimizin boşlukları tamamlamasını bütünüyle engellemek değildir. Asıl mesele, doldurduğumuz yerlerin karşımızdaki insana değil, bize ait olabileceğini unutmamaktır.
Birine baktığımızda gerçekten onu mu görüyoruz, yoksa onda kendi eksik bıraktığımız yerleri mi tamamlıyoruz?